Hayat hainleri...

Bir ihanet var elbet, olmaz mı hiç...

Her zaman olduğu gibi o ihanet, “kutsallıklardan” yapılmış bir tahta atın içinde saklı.

Üstünde “vatanseverlik”, “ulus”, “devlet” sözcükleri yazılı.

Açtığınızda, içinden ölüm ve sefalet çıkacak.

Yüzlerce, binlerce yıldan beri despotlar hep aynı tahta atın içinde getirip koyuyorlar ihanetlerini insanların önüne.

Onlar, yeryüzünde bir tek ihanet türü var gibi konuşuyorlar, onların kendileri gibi düşünmeyen herkesin boynuna asmaya çalıştıkları yaftada aynı sözler yazılı:

“İhanet-i vataniye.”

Vatan ihaneti.

Ama, bana sorarsanız, asıl korkunç ihanet, adı bile konulmamış, ihanet türleri içine katılmamış, ihanetten bile sayılmamış hainliğe soyunmak.

İhanet-i insaniye.

İnsana ihanet.

İçine saklandıkları kalenin duvarlarını “çocuk ölülerinden” inşa etme isteği bu.

Bir rektörün, Kıbrıs sorununu çözmek yerine “yüz bin şehit” vererek yani “yüz bin çocuğu hayattan koparıp, öldürerek” komşu ülkeleri fethetmekten söz ettiğini duydum.

Bir televizyon programında, Kıbrıs’ta çözümün yerine ne önerdiğini soran genç insanlara, bir profesörün verdiği cevabı kulaklarımla işittim:

“Gerekirse bir nesil feda edilir.”

Ne kadar rahat çocukların ölümlerinden, yok oluşlarından söz ediyorlar.

“Yüz bin böceği öldürelim” derken bile insan bu kadar rahat konuşamaz.

Onlar yüz bin çocuğun ölümünden iç huzuruyla söz ediyorlar.

Bağından üzüm bağışlayan bir ağa gibi yüz bin çocuk bağışlıyorlar ölüme.

Bir kuşağı feda ediyorlar.

Hayata ihanet ediyorlar.

İnsana ihanet ediyorlar.

Neden göndereceğiz yüz bin çocuğu ölüme, neden bir nesli feda edeceğiz?

Bugünkü sefalet sürsün diye.

Yeryüzünün hiçbir yerinde profesörlük yapamayacak “çocuk düşmanı” insanlar koltuklarında oturabilsinler diye.

Mutluluk ve özgürlük isteyen herkese düşmanlar.

Irkçı bile değiller.

Kendi ırklarından insanları da gözlerini kırpmadan ölüme göndermeye hazırlar.

Sanırım kendi çocuklarına ihanet eden son nesil bunlar olacak.

Bir siyah araba, bir maroken koltuk, selam duran üç beş adam, insanları aşağılayan otoriter bir sesle konuşma karşılığında nesilleri silip atıyorlar.

Bu anlayış bu ülkeye mutluluk getirmiş mi?

Bu ülkenin insanları, mutlu, huzurlu, özgür bir tek gün geçirebilmişler mi?

Dünya toplumlarının yaşama standardı sıralamasında doksanıncı sıralarda olmak, minicik Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin insanlarından bile altı kez daha fakir bir hayat sürebilmek için mi öldüreceğiz yüz bin çocuğu?

Dünyanın en değersiz parasına sahip olabilmek için mi bir nesli feda edeceğiz?

Depremlerde yıkılıp öğrencileri öldüren mektepler yapmak için mi gönderiyoruz gençleri şehadete?

Bu nasıl bir insan düşmanlığı hey tanrım?

Bu nasıl bir hayat ihaneti?

Nasıl bir ölüme tapınma?

Yüz bin çocuk daha öldürüp birkaç yıl daha makamlarında oturmaktan başka dertleri yok aslında.

Bazen, bunların, vatanları da dahil hiçbir şeye duydukları sevgi, insanlara duydukları nefret kadar büyük değil diye düşünüyorum.

Kapımızın önüne koydukları, üstünde birçok kutsal sözcük yazılı tahta atlarının içi ihanet ve nefret dolu.

O at parçalandıkça, içindeki nefret ve ihanet daha çok çıkıyor ortaya.

Onlara vereceğimiz en büyük ceza, onları kimseyi ölüme gönderemeyecekleri, hayata ihanet edemeyecekleri barışçı ve mutlu ülkede yaşatmak olacak.

Eh, bu cezayı da hakediyorlar doğrusu.


12 Nisan 2004, Pazartesi
ahmetaltan@gazetem.net