Gökçen Efem de hey!
Gökçen Efe, adı türkülere
geçmiş bir Ege zeybeğidir. Onunla işimiz yok. Aslında Sabiha Gökçen meselesine
bakacağız da, lâf olsun diye Gökçen Efeden başladık...
Dünyanın avuç içi kadar küçüldüğü zamanda, üstelik inançların iyice
kozmopolitleştirildiği Âhirzamanda kimse kimsenin diliyle, rengiyle fazla meşgul
değil. İyi de, durup dururken niye Sabiha Gökçen hanımın Ermeni olduğu görüşü
ortaya atıldı? Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan Gazalyan,
asıl adı Hatun olan Sabiha Gökçekin annesi Diruhi ile kızkardeş olduğunu
söylemiş. Hürriyet de bunu büyütmüş.
O Hürriyet ki, Türkiye Türklerindir bayrağı sayesinde akredite olmuştur. Bu
iddiayı biz ortaya atsaydık, anamız ağlardı. Nitekim, bu fakir geçmişte tarihin
tozlu sayfaları arasından bazı bilinmeyenlere ışık tutmaya kalktığı için
hapishanelerde süründürülmüştür. Hanım yaparsa kaza oluyor bes belli!..
Meseleye temas eden Dilipak, bazı bilinmeyenlere daha işaret fişeği fırlatmış.
Siz önce Şemsi Efendinin asıl adının Şimon Zwi isimli Kabbalist bir haham olup
olmadığını araştırın diyor, Avusturya Macar İmparatorluğu tebaasından İbrahim
İhsanın kim olduğunu soruşturun diyor (Vakit, 22 Şubat 04).
Buuuvvv! Soruda mayın seziyorum. Zira, Arnavut Bekir ve Abdoş Ağa hikâyeleri
yüzünden mahkemelerde az gidip gelmedik. Ama, O zaman gün gelir Cuma günü
Müslümanlara zikir dersi verip, Cumartesi günü gizli havralarında ayin yöneten
hahamları da bulursunuz belki sözü de yabana atılacak cinsten değil. Üzeyir
Garihi, babasını, şeyhlerini, onlarla aynı mekânda uyuyanları iyi etüd
ederseniz, yumak çözülebilir...
Aslında bütün sıkıntı, gizlilikten ve olduğu gibi görünememekten kaynaklanıyor.
Herkes olduğu gibi görünebilse, münafıklık yapmasa, fazla bir sıkıntı çıkacağını
da sanmıyorum.
İnsanları olduğu gibi kabul edememe hastalığı hemen hemen her kesimde var.
Bediüzzaman Hazretlerini Asrın Mürşidi gören kitlelerde dahi bu hastalığı
görüyorum. O mübarek müceddidi illâ da Seyyid gösterebilmek için envâi çeşit
yalanlar uyduruluyor.
Halbuki, bu zât vefat edeli henüz kırk dört yıl olmuş. Köyü belli, sülâlesi
belli, tarihçe-i hayatı belli. Altı bin sayfadan fazla eseri meydanda. Üstelik
de, Ben Seyyid değilim ifadesi kendi kitabında yer alıyor. Sanki o zâtı
yalancı çıkarmak istercesine, illâ da onun Baba cihetinden Hz. Hasana, anne
tarafından Hz. Hüseyine dayandığı yalanını niye söyleme ihtiyacı hissediyoruz?
Bu kitlenin beynine karışık fikirler empoze etmek isteyen gizli mihraklar, bir
şeyler üflüyorlar, Üstâdın meydandaki kitaplarına bakmayı bile düşünemeyen
cahiller de bu sözleri hak bayram belleyip kabulleniyorlar.
Bu fakirin yaptığı araştırmalar, Bediüzzaman Hazretlerinin soyunun Hz. Halid
bin Velid (ra) cihetinden geldiğini ortaya çıkarmıştır. Ki, o zâtın bize
ulaştırdığı ilim hazinesi zaten bize yeter, illâ da şahsını yalandan Seyyid
göstermek de neyin nesi? Yoksa bu fikrin arkasından başka şeyler mi
sokuşturuluyor? Diyalogcular, hoşgörücüler, sempozyumcular, ABciler, nasıl oldu
da bu serapâ İslâmiyet gönüllüsü olan kitleden zuhûr etti?
Olduğumuz gibi kalsak ne zararımız olacak? Duyuyor musun Gökçen Efe? Acaba
yakında bütün maskeler düşer mi? Yoksa maskeli balo Mahşerde mi bitecek?..
Mustafa Kaplan 6 Mart 2004
Vakit