Gerçekleri ölümüne haykırmak
Fransa enstitüsü üyelerinden
Emile Mireauks, 1954te yayınlanan La vie quatidienne au temes d Hamere adlı
eserinin bir bölümünü de Yunanistandaki dilencilik olayına ayırmıştır.
Anlatıldığına göre, Omiros devrinde (ki bu milattan önce dokuzuncu yüzyıla
rastlar), dilencilik de herhangi bir meslek gibi ilgi ve itibar görmekte ve
kendine has bir kadrolaşma ve çalışma sistemleri bulunmaktaymış.
Dilenciler, maddî ve manevî sahalarda temizlik işçileri olarak kabul edilerek
birer meslek erbabı muamelesi görürlermiş. Buna da sebep olarak, yemeklerde ve
ziyafetlerde kendilerine verilen artıklarla sofraları, dualarıyla da manevî
temizliği gerçekleştirmeleri gösterilirmiş. O devirlerde dilencilerin
kendilerine ait yasaları varmış. Meselâ; bir şehre, bir başka yerden kadro dışı
bir dilenci gelecek olsa, bu dilenci yasası uyarınca yerini alacağı dilenci ile
düello etmek mecburiyetindeymiş. Muvaffak olamayıp bir başka şehre gittiği zaman
da o yerde hoş karşılanmayıp; kovulma ve hatta bir daha dilencilik yaptırmama
gibi bir sonuçla da karşılaşma ihtimali varmış. Herkes bilir ki, dilenciler bol
keseden dua dağıtırlar. Nedense karşılığı dua olayı bende seyyar Milli Piyango,
Toto, Loto satıcılarını çağrıştırdı. Her hafta ve her ay şehirlerin
köşebaşlarını tutup bu çekiliş ve oyunların biletlerini satanların çoğunun işsiz
kişiler olduğunu ve dua yerine de umut dağıttıkları düşünülürse, insan acaba
Omiros devri mesleğinde çağ mı atladık diye düşünmeden edemiyor. Çünkü adil
gelir dağılımının bir türlü gerçekleştirilemediği ülkemizin kalabalık
köşelerinde şimdilerde duadan daha çok umut dağıtılıyor.
Öylesi bir yozlaşma, öylesi bir manevî değerlerden uzaklaşma süreci
içerisindeyiz ki, eli-kolu ve dili bağlanmış, sadece izlemekten öte elinden bir
şey gelmeyen aciz insanlar gibiyiz, izliyor, çoğu zaman fısıltıyla eleştiriyor,
ama ne acıdır ki, çaresizlik içerisinde izleyip, çapımızca eleştirdiğimiz
hususları bertaraf edebilmek için, Rabbimizin rızasını kazanıcı bir yönde
dürüstlük, mertlik ve cesaretle hareket edemiyoruz ve tüm bu olup bitenler
karşısında bir araya gelip, aynı çizgide, aynı saflarda ve aynı yönde bile
güçlerimizi birleştiremiyoruz. Öte yandan, halkının bilmem kaçta kaçının
Müslüman olduğu söylenen bu ülkede, gün ve gecelere çeşit çeşit dansözlerin en
mahrem yerlerine çevrilmiş şehvet dolu bakışlar, kıvrak dans ve kastanyet
sesleri arasında giriliyor, loş ışıklı ve iç gıcıklayıcı müziğin tamamladığı
alkol kokulu yerler tıklım tıklım doluyor ve böyle bir ülkede kimi art niyetli
kadeh artığı hayâsızlar kalkıp bir de irtica tırmanıyor yaygaraları
koparıyorlar. Yani ülkenin millî, manevî ve ahlâkî yapısına, Batının yoz
kültürüne ayak uyduracağım diye bile bile dinamit koyanlar, sonra büyük bir
pişkinlikle bu olayları tasvip etmediği bilinen, ama eylem yerine sessizliğe
bürünmeyi benimsemiş olan dindar insanlara dönüp, siz düzen değiştirecek,
şeriatı getireceksiniz diyerek birtakım güç odaklarının baş hedefi haline
getiriyorlar.
Maalesef şehid dedelerimizin, abdestsiz gezmeyen ninelerimizin kanlarıyla
sulanan bu ülkede artık istenmeyen insanlar durumuna geldik. Üniversite
kapılarında başörtüleri sebebiyle bekletilen binlerce talebe bu gerçeğin sadece
bir örneği. Oysa televizyonun hemen her kanalı, çoğu gazetenin hemen her sayfası
bize bu gerçeği her gün haykırıyor. Ama bilmem farkında mıyız? Hâlâ
birbirimizden öyle uzak, birbirimizden öyle kopuğuz ve gerçeği söylemek
gerekirse cesaretten de öyle yoksunuz ki! Oysa, evet oysa bir bâtıl düşünce
adamı Anaxarque ve yiğitliği bile bizi utandırmaya yeter de artar bile.
İskender, Asya seferine katılmış ve gerektiğinde onu sert sözleriyle ikaz etmiş
olmakla tanınan düşünür Anaxarque, sonunda havanda dövülerek öldürülmüş. Bu
korkunç akıbetin sebebi ise şöyle açıklanıyor:
Bir gün İskender yemek yerken, sofrada bulunan bu düşünüre, yemeği nasıl
bulduğunu sormuş. O da şöyle bir cevap vermiş: Çok güzel, yalnız bir hükümdar
kafası eksik. Düşünür bu sözleri söylerken, gözlerini o sırada sofrada bulunan
Kıbrısın zulmüyle ünlü hükümdarı Nikokreona dikmiş. Aradan zaman geçip de
İskender öldükten sonra bunu unutmayan Kıbrısın zalim hükümdarı, kinini tatmin
için düşünür Anaxarquenin etinden yemek yaptırmak istemiş ve onu getirterek bir
havanın içine koydurtup demirden havanelleriyle dövdürmeye başlamış. Bu sırada
havandaki düşünür, zalim Nikokreona şöyle bağırmış: Vücudumu istediğin kadar
dövdürtebilirsin, ama ruhuma asla bir şey yapamazsın. Zalim Nikokreon,
düşünürün daha fazla konuşmasına mani olmak için hemen dilinin kesilmesini
emredince, filozof da onlara fırsat vermeden dilini kendi dişleriyle kopararak,
zalim hükümdarın suratına fırlatıvermiş.
Anlaşılması gerektiği üzere, dil ağzımıza, sadece yediklerimizden tat almak ve
lezzet testi yapmak için konmadı. Bir önemli görevi daha olsa gerek. Ama uzunca
bir zamandır bu ülkede diller, bir yerlere gelmek, birtakım yerlere şirin
görünmek için kullanılıyor. Evet, dilin çok daha kutsal görevleri olsa gerek.
Meselâ: Gerçekleri ölümüne haykırmak gibi...
Ayhan Bilgin 5 Ocak 2004 Vakit