Tunus'ta diktatör Zeynelabidin bin Ali rejiminin cellatlarından biri İslami anlayış sahibi bir bayana işkence ediyor. Kadın celladın vahşeti iyice ileri götürmesi üzerine yalvarıyor ve hamile olduğunu hatırlatıp en azından karnındaki bebeğe acımasını rica ediyor. Cellat kadının bu zaafını öğrenince: "Ha öyle mi?" diyor ve bu kez özellikle karın boşluklarına tekme vurmaya başlıyor. İşte zulüm böyledir. Muhatabının bir zayıf noktasını yakaladığında ondan özellikle yararlanır.
İşin gerçeğinde zulümde ısrarlı olanların baskı ve şiddette ileri gitmeleri kendilerini güçlü hissetmelerinden değil mağdur ettiklerinin zayıf noktalarını çok iyi kullanmayı becerebilmelerinden kaynaklanmaktadır. Zulme maruz kalanların en zayıf yönleri ise zulüm karşısında kendilerini hep yalnız hissetmeleri ve yalnız başlarına da bir şey yapamayacaklarını, başlarındaki örgütlü ve güçlü zulmü dize getiremeyeceklerini düşünmeleridir. Aksi takdirde eğer ki bir dayanışma ve işbirliği olsa meşhur Spartaküs olayında olduğu gibi sırtlarından elbiseleri bile alınmış ve karın tokluğuna en ağır işleri yapmaya mecbur edilen kölelerin bile zulmü yenmeleri zor değildir. Ama bu, kararlılık, fedakarlık ve dayanışma bilincini gerektirir. Dayanışma bilincinin en temel ilkesi ise "nasıl olsa başkaları yapar" düşüncesinden hareketle baştan savmacı bir anlayışla değil "ben olmadan bu iş olmaz" düşüncesine dayanan bir sorumluluk duygusuyla hareket etmektir.
Zulüm karşısında dayanışma İslami açıdan da yerine göre farzı ayn yerine göre farzı kifayedir. Maalesef günümüz Müslümanları sorumluluk bilincini henüz tam anlamıyla bu dayanışma ve işbirliği sahasına yeterince taşıyabilmiş değiller. Örneğin bir mahallede bir cenaze olsa bütün mahalle ahalisi o cenazenin namazında bulunmanın farzı kifaye olduğunu düşünerek yerine göre işyerlerinden de izin alıp cenaze namazına katılırlar. Bunu tenkit ettiğimiz sanılmasın. Bu güzel bir hareket ve övgüye değer bir sorumluluk anlayışının yansımasıdır. Ama unutmamak gerekir ki haksızlığa uğratılan, mağdur edilen müminlerin hak ve özgürlük mücadelelerine destek vermek cenaze namazına katılmaktan daha öncelikli bir görevdir. Çünkü bir cenaze yerine göre üç kişiyle de kaldırılır ama hak ve özgürlük mücadelesinin başarılı olabilmesi için zulmün cesaretini kıracak dereceye ulaşması zorunludur.
Hak ve özgürlük mücadelesine destek ise ekran başında haberleri dinledikten sonra falana filana kızarak hatta biraz da söverek kendi kendini tatmin etmekle olmaz. Herkesin bu konuda: "Ben ne yapabilirim?" sorusunu kendine sorması gerekir. Eğer kişi bu soruya samimi ve gerçekçi bir cevap arama duyarlılığıyla hareket ederse birçok şey yapabileceğini görür.
Zulüm dolap beygiri gibi yerinde dönüp duran bir şey değildir. Keskin dişleriyle sürekli öne doğru ilerleyen bir çark gibidir. Eğer bu çarkın önüne takoz koymaz, "geri çekilip şu zulüm çarkından kendimizi koruyalım" diyerek sürekli geri geri giderseniz hiçbir sonuç elde edemezsiniz. Çünkü siz bir adım geri attıkça zulüm çarkı bir adım daha üzerinize gelir. Üstelik önünün açılması onun hızlanmasından başka bir sonuç getirmez. Bu itibarla geri çekilmekle zulüm çarkından kendilerini koruyacaklarını düşünenler büyük bir yanılgı içindedirler.
Korku zulümde ısrarlı olanlara cesaret kazandırır; cesaret ise onların cesaretlerini kırar. İnsafsızdan insaf dilenmek kendisi ekmeğe muhtaç olandan ekmek dilenmek kadar saçmadır. Unutmamak gerekir ki zalimler gösterildikleri kadar güçlü değildirler. Tarihte, özellikle yakın tarihte yaşananlar bunu belgelemektedir. Zulmün gölgesinde yaşamaya razı olmak ise ömür boyu zillete razı olmaktan başka bir şey değildir. Zulüm karşısında haklarını korumak için ısrarlı davrananlar, kendi iradelerini aşan birtakım sebepler dolayısıyla haklarını kaybetseler bile şereflerini korurlar. Ama zulme ve zillete razı olarak haklarından taviz verenler haklarıyla birlikte şereflerini de kaybederler.
Vahdet com