Damga vuramayan parmak, damgalanmaya mahkûmdur!

Arayan arayana... Öfkelenen öfkelenene!.. Öyle bir “telefon yağmuru” ki, TEM yolunu kilitleyen “kar” gibi!.. İnsanlar kızgın, insanlar sinirden titriyor!.. Tüm bunların üstüne; bir de, New York’tan arayan bizim Kamuran Akkuş’un isyanı vardı ki, hepsine de aynı şeyi söyledim:
“Kızmayın ne olur,
Çalışırsak, bizim de olur!”

STV’DEKİ PROGRAM
Efendim, telefondaki “şikâyet”lerin sebebi, Samanyolu TV’deki bir “program” idi... Yönetmenliğini Mustafa Savaş’ın, yapım ve sunuculuğunu da Saim Orhan’ın yaptığı “İsrail’i tanıtıcı” program dolayısıyla hayli telefon aldım...
Doğrusu, ben seyretmemiştim...
Ama okurlarım;
“İsrail’i adeta bir yeryüzü cenneti gibi tanıttılar” diyorlardı...
Saim Orhan;
Programın her dakikasında, “İsrail’in çölde kurduğu medeniyet”e övgüler yağdırmış!.. Filistinlilere yapılan “zulümler” hiç gündeme getirilmezken; İsrail, adeta “dikensiz gül bahçesi” gibi gösterilmiş!..
“Kibbutz”larda yaşayan Yahudi çocukların “mutlu ve gülen yüzleri” yansıtılmış ekrana!..
Bir de “örnek” verilmiş...
Meselâ, Irak’ta bir “hurma ağacı”ndan 80 kilo hurma toplanırken, İsrail’de “180 kilo hurma” elde edildiği vurgulanmış!..
Bu da;
İsrail’in, hem de “çölde” ne kadar başarılı işlere imza attığının göstergesiymiş!..
İşte bunları anlatmış Saim Orhan... Anlattıklarını da; “renkli” ve “cazip” görüntülerle desteklemiş!..
İşte buna kızıyordu okurlarım!..
“Filistinliler İsrail zulmü altında inlerken, bu program niye?.. Samanyolu TV’de, resmen İsrail propagandası yapıldı!.. İsrailli askerlerle senli/benli konuşmalar yapıldı, ama onların öldürdüğü Filistinlilerden hiç söz edilmedi!”

İSRAİL’İN TOHUMU ALTINI SOLLADI!
Dedim ya;
Programı hiç izlemedim... Nasıl bir “format”ta hazırlanıyor, onu da bilmiyorum... Dolayısıyla, bu programlarda “tanıtım” mı yapılıyor, yoksa “propaganda” mı, hiçbir fikrim yok!..
İşte bu yüzden, sadece “söylenen”leri aktardım!..
Ama, beni arayan okurlarıma şu soruyu sordum:
“Sizin kızdığınız İsrail mi, yoksa Saim Orhan mı?”
İsrail’e kızanlar da vardı, Saim Orhan’a da!.. Tabiî, “her ikisine” diyenler de!..
“İsrail’e kızanlara” şunu söyledim:
“Kızmaya hakkınız yok... Adamlar 1948’de “devlet”(!) olup, tüm bunları başarmışlarsa; onlara kızmak yerine, “biz ne yaptık?” sorusunu sormalıyız kendimize!..
“180 kilo hurma” verecek ağaçtan, hâl⠓80 kilo” hurma topluyorsa; bu, Irak’ın suçudur!..
Bırakın Irak’ı, “kendimize” bir bakalım!..
“Hurma”yı bir kenara bırakalım da, yediğimiz “domates”in tohumuna bir el atalım!..
Biliyor musunuz;
“Yerli domates tohumu”na kaynak ayırmayan Türkiye, ihtiyacı olan “3.5 ton domates tohumu”nu ithal ediyor!..
Nereden mi?..
İsrail ve Hollanda’dan!..
Evet, sırf “domates tohumu” için, her yıl “31 trilyon lira” döviz ödüyoruz İsrail ve Hollanda’ya!..
Bu, ne demek biliyor musunuz?..
Bu, “1 kilo domates tohumu eşittir 20 milyar lira” demek!..
Ya da;
“1 gram domates tohumu, eşittir 20 milyon lira” demek!..
Bu da;
“1 gram domates tohumunun, 1 gram altını sollaması” demek!..
Çünkü efendim;
24 ayar altının gramı, şu an 17 milyon 600 bin lira!.. 22 ayar bileziğin gramı da 17 milyon 450 bin lira!..
Yani;
Tohumu, “altın”dan pahalı!..
Dahası da var...
Bu “tohum”lardan üretilen domateslerden, “tohum almak” mümkün değil!.. Yani, her yıl “tohum almaya” mahkûmuz!..
İyi de;
Buna kızmamız mı gerek, yoksa “Su akar, Türk bakar!” politikasına devam etmemiz mi?..

YA MODERNİZASYON?
Hadi, “domates tohumu”ndan da vazgeçtik... Ya, şu “modernize” işine ne diyeceğiz?..
Düşünebiliyor musunuz;
“700 yıl geçmişi” olan bir Türkiye; “uçak”larının ve “tank”larının “modernizasyon”unu yapamıyor da, 55 yıllık bir geçmişi olan “İsrail’e muhtaç” oluyor!..
Çünkü onlar, “bilim”le uğraşıyor!..
Ya biz?..
“Filim” işlerle!..
Adamlar, “tavukların tüyü” ile meşgul!.. “Gen”lerle oynayıp, “tüysüz tavuk” yetiştiriyorlar!.. Biz ise, “kıldan-tüyden işler”le meşgulüz!..
Yok “sakallı” imiş, yok “uzun saçlı” imiş, onlara takıyoruz kafayı!..
Gündemimizde, “bilimsel dürtü” yok, ama “örtü” var!..
İşte bu yüzden, İsrail’e kızmayalım!.. “Biz Evleniyoruz” gibi, “Televole” ve “Popstar” gibi “filimsel işler”le meşgul olacağımıza, “bilimsel işler”e kafa yoralım!..
Bilim adamlarımız;
Kapalı mekânlarda birbirlerini, kamusal alanda başörtüsünü çekiştireceğine, “domates tohumu”na kafa yorsa, şu “modernize” işi nasıl yapılır, onu sorsa, mes’ele kendiliğinden hallolur!.
Dolayısıyla;
Samanyolu TV’deki programa da, hiç kimse kafayı takmamış olur!..

FİŞLENEN PARMAKLAR!
Dedim ya, bir “telefon sağanağı”na yakalandım önceki gün... Tüm bunların üzerine, New York’tan arayan Ankara Haber Müdürümüz Kamuran Akkuş da, ABD’deki “Yahudi kıskacı”ndan bahsedince, “tamam” dedim, “Anlaşıldı, İsrail’i yazacağız!”
Kamuran, New York’taki JFK Havaalanı’na inişlerinden başlayıp, Tayyip Bey’in ABD ziyaretine damgasını vuran “İsrail parmağı”na varıncaya kadar, gördüklerini ve yaşadıklarını anlatıyordu telefonda...
Şunları söylüyordu:
“JFK Havalimanı’na inip yaklaşık bir saat sıra bekledikten sonra pasaport kontrolden ‘fişlenerek’ geçtik.
İşadamları, biz gazeteciler ve Başbakan’la birlikte çıkış yapmayıp bizlere nezaret eden birkaç bürokrat...
Hepimiz geçtik hizaya!..
Amerika hem boyumuzun-posumuzun, hem de ‘parmağımızın ölçüsünü’ aldı!..
Evet evet; Ankara’da, Amerikan Büyükelçiliği’nde, iki elimizin işaret parmaklarının ‘izi’nin alınması yeterli gelmemişti anlaşılan!.. Havalimanında bir daha alındı!..
Bu da yetmedi, pasaport işlemimizin yapıldığı bankolardaki kameralarla ‘yakın plân fotoğraflarımız’ çekildi!..
Evet, ABD’nin endişesini anlıyoruz, ama bu yapılan hakikaten ‘çok incitici’ bir muamele...
Hele hele, ‘resmi heyet’te yer alan insanların fişlenmesi!!!
Anlatılacak ve anlaşılacak gibi değil!..

MUSEVİ KUŞATMASI!
Fişlenen parmaklarımızın derdini bir kenara bırakıp, şimdi de gezimize damgasını vuran ‘Musevi parmağı’nı anlatayım...
Başbakan Erdoğan’ın, bir hafta sürecek ABD gezisinin en ilgi çeken yanı, ‘Yahudi örgütleri’ne ve ‘Musevi cemaati’ne ‘çok fazla’ zaman ayrılması!..
Meselâ;
Erdoğan, Council on Foreign Relations’da (Dış İlişkiler Konseyi) konuşma yaptı Pazartesi günü... Kısa adı CFR olan bu örgüt, ‘dünyadaki en büyük masonik-siyonist teşkilât’ olarak biliniyor.
Ardından AJC adlı Musevi örgütünün törenine katıldı Başbakan!..
‘Profiles in Courage’, yani ‘Cesaret Ödülü’ verildi Erdoğan’a!.. Artık bu, ‘neyin cesareti’ ise!..
Benzer ödüller daha önce bu gibi örgütlerce Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’e de verildi. Hepsi güle oynaya alıp başlarının üstüne koydular.
Bürokratlara sorduk;
‘Bu ödüllerin özel bir anlamı var mı?’
El cevap:
‘Yok!.. Tek amacı, Türk liderlere ve Türkiye’ye ‘şirinlik’ yapmak!’
Yani, bir anlamda ‘kafa-kola’ almak!..
Erdoğan, Washington’da, Ritz Carlton Otel’de Musevi kuruluşlarının temsilcilerini kabul ediyor... Ardından da Müslüman liderleri!..
Yahudi lobisi, ABD’de çok güçlü!..
O yüzden, siyasette, ticarette, finansta, diplomaside hemen her alanda ‘dominant’ özellikler taşıması çok normal.
Peki ‘yüzde 99’u Müslüman Türkiye’nin liderinin ABD’de Musevi kuruluşlara daha fazla zaman ayırmasının özel bir anlamı var mı?
Bir bürokrat, gülerek şu cevabı verdi sorumuza:
‘Bu, özel bir tercih değil!.. Başbakan’ın gezisini haber alan tüm Musevi kuruluşlar yoğun görüşme ve toplantı talebinde bulundular. Buradaki etkinlikleri malûm... Ancak Müslüman cemaatlerden, kuruluşlardan bu yoğunlukta bir talep gelmedi... Meseleyi bu gözlükle değerlendirmek lâzım!’
Evet, söylenen bu
İnanıp inanmamak size kalmış...
Bir tarafta fişlenen Türk’ün parmağı!..
Diğer yanda dünyaya nizamat veren Yahudi’nin parmağı!..
Aradaki fark; bilmem bir anlam ifade ediyor mu?”
Kamuran, bunları söyleyip, kapattı telefonu... Belli ki, “parmak izi”nin alınıp, “fişlenmesinden” son derece rahatsız olmuş!..
Haklı da!..
Madem Ankara’da fişlendin, bir de New York’ta fişlemenin âlemi ne?..
Ama asıl sıkıntısı, “fişlenen kendi parmağı” değil, o parmağı “fişleyen” parmak!..
Çünkü o parmak “Yahudi”ye ait ve yine o parmak, dünyayı parmağında oynatıyor!..
Peki, “kızalım” mı?..
Oluuur, kızalım!.. Hatta, kızmakla kalmayıp, “öfke”den kızaralım, “sinir”den tırnaklarımızı yiyelim!..
Ama, şunu da görelim:
Bir yandan “Hıristiyan misyonerler”, bir yandan “Siyonist Yahudiler” harıl harıl çalışıp, dünyayı parmaklarında oynatırlarken, bizim “parmağımızı bile oynatmayışımıza” ne diyelim?!?
Biz, bütün enerjimizi “birbirimizi yemeye” ve “birbirimizi tüketmeye” harcarken, elin oğlu, hem “içte” kuşatıyor bizi, hem “dışta!”
Uzun lâfın kısası;
“Dünyaya damgasını vuramayan parmaklar, damgalanmaya mahkûmdur!”
Onlar, “işini” yapıyor?..
Ya biz ne yapıyoruz?..
“Birbirimizi yiyip, tüketmek”ten başka?!?
Mes’ele, bu kadar basit!.

Düzmece anket!

Matematikte, çıkan sonucu kesinleştirmek için “sağlama” yapılır... Yani, yukarıdan aşağı toplanan rakamlar, bir de aşağıdan yukarı toplanır ve böylece sonuç “doğrulanmış” olur!..
Hürriyet’ten Yalçın Bayer, dün İstanbul aday adayları için “oranlar” vermiş... Kadir Topbaş’a yüzde 36, İdris Güllüce’ye yüzde 35.6, Erol Kaya’ya yüzde 35.5, Veysel Eroğlu’na yüzde 6 ve aday olmadığı halde Mehmet Müezzinoğlu’na yüzde 5 oy verildiğini yazmış!..
Ne var ki; bu “oran”lar alt alta toplandığında, 100’ü geçip, “yüzde 118.1”e ulaşıyor!..
Hele söyleyin, “sağlama”sı bile yapılmamış bir sonuç, nasıl “sağlam” olur?..
Masada oturup da, “düzmece anket” yaparsan, olacağı budur!..

Hasan Karakaya 28 Ocak 2004 Vakit