CAHİLİYE İLE İLİŞKİLERİMİZ NASIL OLMALI?

Geçen yazımda günümüz modern cahiliyesini anlatmaya çalışmıştım. Bu yazımda ise müslümanın, cahiliye ile herhangi bir ilişkisi olabilir mi, ya da müslümanın cahiliye ile bir ortak yanı olabilir mi? Veya müslüman cahiliye sistemi içerisinde idareye omuz vererek, cahiliyenin suç ve günahına ortak olarak, (başarı sağlasa bile) bu mesuliyetin altına girebilir mi? Ya da Şeriatın koyucusu böyle bir işe teşebbüs ve böyle bir mesuliyetin altına girmemize izin veriyor mu? Soruları çoğaltmak mümkün!

Cahiliye, insanın insana kulluk ettiği bir beşerî sistem olduğuna göre, bu kulluk şeklini de, Rabb’imiz Allah (c.c.) kabul etmiyor. İnsanın insana tahakkümü esasına dayanan (şeklinin ve adının farklı olması temel mantığını değiştirmez) ve cahilye sistemleri ile bağdaşmak, iş bölümü yapmak ya da uzlaşmak mümkün değildir.

Çünkü İslam, inançlarını, inançları doğrultusunda oluşan düşüncelerini, ibadetlerini, muamelat ve ukubatlarını, yaşam ve sosyal ilişkilerini, hatta örflerini bile Allah (c.c.)’a ve O’nun koymuş olduğu Şeriat’a dayandırmak zorundadır diyor. Bu nedenle İslam hiç bir konuda cahiliye ile ortaklaşa hareket etmesi asla ve asla kabul etmez. Hatta bu hareket tarzına zillet gözü ile bakar.
 

Bir şey ya İslamî’dir ya da batıldır! Bunun üçüncü bir alternatifi, ya da başka bir çıkış yolu yoktur. Yarısı İslamdan, yarısı cahiliyeden olan karma bir sistemi İslam, asla kabul etmez! Böyle bir görüşü savunan ya da böyle bir hareket içerisinde bulunanlar da müslümanlıklarını muhafaza edemez ve müslüman da kalamazlar. Bu konuda İslam’ın görüşü gayet açık ve nettir! Çünkü Allah (c.c.)’nın koyduğu nizam tektir ve asla ortak kabul etmez. Bu biricik nizamın dışında kalanlar da her çeşidi ile delalettir!
 

Bu birbirlerine zıt iki kavramın birbirlerine karıştırılması veya birleştirilmesi, ya da ortak yanlarının varlığının üzerinde kafa yormanın kesinlikle mantığı yoktur. Bu hususu Cenab-ı Hakk, insanların arzusuna, isteğine veya reyine bırakmamıştır. Bu konuya değinen bir çok ayet-i kerime vardır. Bize ışık tutması bakımından birkaç tanesini hatırlamakta yarar var.

Rabb’im şöyle buyuruyor: „Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların hevalarına (sonu gelmez istek ve arzularına) uyma! Ve onların, Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın!“ (Maide, 49)
 

„Bundan dolayı sen hakka çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol; Onların isteklerine uyma!“ (Şura, 15)

„Sonra da Seni din konusunda bir Şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy! Bilmeyenlerin keyfine uyma! Çünkü onlar Allahtan gelecek hiç bir şeyi Senden savamazlar. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdırlar. Allah da takva sahiplerinin dostudur!“ (Casiye, 18-19)
 

Yukarıda bir kaç tanesini zikrettiğimiz ayetlerden de anlaşılacağı gibi üçüncüsü olmayan birbirine zıt iki kavramı işaret ediyor. Ya Allah’ın elçisinin çağrısına teslim olunacak, ya da cahiliyenin bitmek bilmeyen ve dizginlenemeyen arzu ve isteklerine; Ya Allah’ın kesin hükmü ya da cahiliyeninki! Ya Allahın indirdiklerinin hiç birisinden  taviz vermeden Allah’ın isteği doğrultusunda hükmedilecek, ya da kâfirlerin isteğine boyun eğerek veya onları memnun etmek için Allah’ın dininin bir kısmından vazgeçilerek azgınlardan olunacak. Ömrünü laf-ı güzaf, demagoji ve ma-la-yani şeylerle geçirecek!
 

Müslümanların görevi, İslamın kendi metodu ile küfre asla bulaşmadan cahilî dünya ve beşerî sistemleri insanlığın yönetiminden uzaklaştırmaktır. Bu belayı insanların başından def etmektir. Sonra da İslamın kendi bağımsız yapısı, kendi metod ve proğramlarını uygulayarak insanları dünya ve ahirette saadete erdirmektir. Çünkü İslam, batılı sistemleri sona erdirmek için gelmiştir. Onların hevasına dayanan yönetimlerine omuz vererek onların ömrünü uzatmak ve onların tıkanan yollarını açmak için gelmemiştir.
 

Bakınız dünyada ve Türkiye’de bu hep böyle olmuştur. Ne zaman tağutî sistemler tıkanmış ve akamete uğramışsa onun imdadına makam-mevkii düşkünü, ikbal hastası sözüm ona adı müslüman olan, icraatlarında ise İslamdan eser olmayan yamuk müslümanlar yetişmiştir. Tıkanan tağutî sistemlerin imdadına 1950’de Menderes ve ekibi, 1963’de Nurcu kisvesine girerek Nurcular’ı dolandıran Demirel ve ekibi, 1973’de tükenme noktasına gelen tağutî sistemin imdadına Millî Görüşçü Erbakan ve ekibi, ve 2003 yılında krizlerle bitti dediğimiz bir anda, Millî Görüşçü şiir okuyan adam Tayyip ve ekibi yetişmiştir. Şimdi de Irak’ta çöle saplanan büyük şeytan Amerika, Iraklı müslümanlara karşı savaşacak ya da onların kurşunlarına hedef olacak Türk askeri istemektedir.

Hiç kuşkunuz olmasın ki, Millî Görüşçü Tayyip bunu da yapacaktır. İkbal uğruna ve tağutî sistemin idamesi için gerekirse Türkiye nüfusunun yarısını bile gözden çıkarabilirler, çünkü karekterlerine ters düşmüyor, karakteri bozuk olanların!

Demek ki, taviz vermek hiç bir işe yaramadığı gibi müslümanlara da hiç bir şey kazandırmıyor. Evet, İslam şahsiyeti ile, düşüncesi ile, dünya görüşü ile, tutum ve davranışı ile, örf ve ananesi, giyim ve kuşamı ile tamamen kendine özgü ve bağımsız bir karakter taşır. Örneğin batının pantolonunu ele alacak olursak, onu çıkaran milletlerin kültürünün bir eseri olduğunu görürüz.

Onların güzellik anlayışına uygun olduğu gibi, oturuş-kalkışlarına, hareketlerine ve davranışlarına da uygundur. Çünkü onlar koltuklarda otururlar, masalarda yemek yerler, ibadetlerini bile sıralarda oturarak ifa ederler.
 

Halbuki müslümanların güzellik anlayışına pantolon uygun olmadığı gibi, oturuş-kalkışlarına, davranışlarına, ibadetlerine de manidir. Müslümanın namaz kılışına, taharet alışına, camide oturuşuna ve yer sofrasında oturup yemek yemesine mütenasip olmadığı gibi, setr-i avret meselesine de, şekil ve görünüşüne de pantolon uygun düşmemektedir.
 

Demek ki, İslam’ın hedefi, ahlaklı, edepli, sıhhatli ve güvenilir bir toplum oluşturmaktır. Bu nedenledir ki, onlara hoş görünmek derdine düşerek İslamı olduğundan ne fazla ne eksik sunamayız. Kâfirler elbette ki, bu tutumdan memnun kalmayacaklardır. Biz onların tutum ve davranışından memnun olmadığımız gibi, onlar da bizim tutum ve davranışımızı normal görmeyecek ve tasvip de etmeyeceklerdir. Ama biz onları memnun ve razı etmek için yaratılmadık!

Bizim gayemiz fıtratımıza uygun olan ve yaratılışımızın gayesine uygun olan Allahın rızasını kazanmak olmalıdır. Nitekim bu konuda Rabbimizin hükmü açıktır:
 

„Sen onların dinine uyuncaya kadar ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allahın yoludur! Sana gelen ilimden (Şeriat’tan) sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, senin için Allah tarafından ne bir yar ne de bir yardımcı bulunur!“ (Bakara, 120)
 

İşte onları memnun edecek tek şey! Bu bedeli ödemeyi kim göze alabilir? Ya da bu ayet-i kerime’yi kim tevil edebilir? Kâfir olmak, onların dinine girmek onları hoşnut etmek için taviz üstüne taviz vermek. Bunlar göze alınabilecek şeyler midir? Müslüman için bütün kapılar kapalı, o dininden, inancından ya da yaşantısından fedakârlık yapamaz. İsteyen inansın, isteyen de küfretsin, kendi bileceği iştir!
 

Bu bir sistem meselesidir, bu bir din mücadelesidir, bu bir inanç ve itikat savaşıdır, bu bir dünya görüşü, bir iman kavgasıdır! Bu savaşı göze alabilmek her babayiğidin yapabileceği bir iş değildir. Dinimizi ve şahsiyetimizi korumak için az çok, taviz vermeden dimdik ayakta kalabilmek için bunu yapmalıyız!

 

Ebu Muhammed Hoca