Büyük Karanlıkların Tarihi
Atasoy Müftüoğlu 12 Nisan '03
Modern Batı uygarlığının sınırsız bir biçimde bayağılaştığı,
insanlık dışı her ne varsa, bunları uygar olduklarını iddia edenlerin uyguladığı,
siyasal ilişkilerin anlamını bütünüyle kaybettiği; uluslararası hukukun çok
sefil ve kirli bir konuma düştüğü; zulümlerin, adaletsizliklerin, tarihin en
korkunç insanlık suçlarının yasa haline geldiği; akla hayale sığmayan işgallerin,
istilaların, katliamların pervasızca yapılabildiği; güçsüz ve mazlum halkların
keyfi bir şekilde aşağılanarak boyunduruğa ve köleliğe mahkum edilebildiği;
vahşet ve barbarlıktan başka hiçbir şeyin belli olmadığı; küresel ölçekte iflah
olmaz önyargıların, yalanların, insanlığa dayatıldığı; vahşet tutkularının,
sınırsız paranoyanın, tarihsel saplantıların ve bağnazlıkların siyaseti
belirlediği; bugünün tarihinin yalanlar ve ikiyüzlülükler tarafından
yönlendirildiği; insanlık barışına yönelik en büyük tehdit ve tehlikenin
kapitalist ihtiraslar ve egemenlik tutkularından kaynakladığı; evrensel adalet
ve insanlık yasalarının, evrensel dengelerin ve ölçülerin çürümeye terk edildiği;
tarihte eşi ve benzeri olmayan, nihai korkunçluklarla dolu bir dönemden
geçiyoruz. Bugünün karanlıklar tarihi, akılla savaşıyor, mantıkla savaşıyor,
vicdanla savaşıyor. Bugünün tarihi, militarizmle, faşizmle, emperyalizmle
uzlaşıyor. Emperyalist içgüdülerin kuklası olan bugünün tarihinin bilinci yok,
ruhu yok, ölçüsü yok. Günümüz dünyası teknik akıl tarafından teslim alınmış,
ekonomi terimleriyle, makine terimleriyle düşünen, konuşan, algılayan bir dünya
halini almıştır. Bir anlam için yaşamanın, bir erdem için yaşamanın yerini, kar
etmek için kar etmek için yaşamak, kar etmek için savaşmak almıştır. Yalnızca
kar etmek için, çok kirli, çok karanlık bir işgal ve istila savaşına katılmaktan
daha iğrenç bir politika olamayacağını belirtmek gerekiyor. Afganistan,
Çeçenistan, Filistin ve Irak halkına uygulanan alçakla kırım ve kıyımlar
karşısında İslam dünyası ülkelerinin yaşadığı siyasal suskunluk, siyasal
sorumsuzluk, siyasal kayıtsızlık sürüyor. Bu suskunluğun, bu sorumsuzluğun ve
kayıtsızlığın ahlaki bir açıklaması yoktur. Afganistan, Çeçenistan, Filistin ve
Irak halklarını köleleştirmeyi amaçlayan; bu halklar için her türlü işkencenin
uygulandığı toplama kampları kuran; inanç bağlarını, kültür ve uygarlık
bağlarını kopararak, bu bağlara veda ederek Türkiye’nin de bir şekilde
içerisinde yer aldığı büyük Karanlıklar Koalisyonu karşısında, pasifizm ve
romantizm içerisinde bulunan İslam dünyası ülkeleri, ABD’nin Avrupa’nın,
İsrail’in tarihleri boyunca İslam dünyası toplumlarına hiçbir zaman ahlaki
davranmadığı gerçeğini unutuyor. Batı dünyasının İslam dünyası ülkeleriyle
ilişkilerinin utanç verici bir geçmişi var. Günümüzde ufuk düzeyleri yeterli
olmayan Türkiye ve diğer İslam dünyası toplumları çelişkilerinin ve sınırlarının
farkında değiller. Özellikle Ortadoğu’da sömürgeciliğin mirasını temsil eden
yönetimlerle halklar arasında büyük uçurumlar var. Yönetimlerle halklar ayrı
ayrı dünyalarda yaşıyor. Geleceklerini ABD ve Avrupa’yla bütünleşmekte arayan
Türkiye ve diğer İslam dünyası ülkeleri, Yirminci Yüzyıl boyunca bu yönelişleri
nedeniyle siyasal yanılsamalar yaşadılar, kurumsal açmazlara düştüler, temelsiz
genellemelerle Yirminci Yüzyıl’ı kaybettiler. Emperyalizm, özellikle Ortadoğu’da
bütün dönemler boyunca kaos, kargaşa, gerilim ve acı üretti, karşıtlıkları,
bölünmeleri, düşmanlıkları kışkırtarak çoğalttı. İnsanlık tarihi bir dönüm
noktasında bulunuyor. Tarih bize ait olmayan bir ufuk içerisinde ilerliyor.
Teknik aklın egemen olduğu günümüz dünyasında, bütün ahlaki, hikemi, vicdani,
ruhi hassasiyetler tükenme noktasına geldi. Bu noktadan hareketle, bugünün
dünyasında ahlaki, hikemi, ruhi, vicdani hassasiyetlerin ufkunu insanlık çapında
açmak gerekiyor. Günümüzde insanlığa karşı sorumluluk duyguları iflas etmiştir.
Direniş dışında yolunda olan bir şey yok. Her istila ve işgal, direnişi ve
başkaldırıyı da birlikte getiriyor. Özgürlüğe ve adalete açlık duyanlar,
köleliğe direniyor. Her şeyin değiştiği bir dünyada geçmişte nasılsak öylece
kalamayız. Kendimiz için şimdide yaşayacağımız bir dünya hazırlamalıyız. Sahip
olduğumuz bilgiler ve içsel birikimimiz, hayat tarzımızı kökten değiştirmek için
yeterli olmadı. Umut kırıcı gelişmelerden umut çıkarmak için tüm yapay
karşıtlıkları ve sahte çekişmeleri aşmalıyız. Ortak temel değerlere ulaşmak
için, insanlık ölçeğinde yoğun çabalar üretmeliyiz. Karşı karşıya bulunduğumuz
kötülükler karşısında, sorumsuz ve kayıtsız kalan herkes insanlıktan çıkmış
demektir. İmanımızı yeniden oluşturmalıyız. Her tür barbarlığın ve vahşetin
önüne ancak evrensel bir kamuoyu bilinci ve sorumluluğu ile geçilebilir.
Kendisini dünyadan, sorumluluk alanlarından yalıtlayan oluşumlarla
toplumlarımızın sağlıklı bir değişime uğraması mümkün değildir. Toplumlarımızın
içerisinde bulundukları dogmatik tekdüzelikleri sorgulamaları gerekiyor.
Toplumlarımız, halen içerisinde yaşadıkları şiddetli gerilimler, eşi benzeri
görülmemiş acılar ve hüzünler nedeniyle bir çaresizlik duygusu içerisine
girdikleri için mucizevi çözüm beklentisi içerisine girmişlerdir. Bu beklentiler
insanımızı yanlış ve boş umutlara sevkediyor. Beklemek yerine, çok şiddetli, çok
yoğun bir bilme, anlama ve üretme arzusu ve çabası içerisinde olmak gerekiyor.
Varoluşumuza anlamlı pratiklerle vücut vermemiz gerekiyor.