Bizi cezalandırma Allahım!..
Minberde 20 seneye yakın
bağırıp çağırdım. Kendimizi hesaba koymayıp hep cemaati suçladım. Sizi!.. diye
başlayan hitabımız devam ederken, cami lojmanına benden daha layık bir arkadaşım
oturdu, misafirdi. Mihrabı ve minberi ikram ediyorduk. Bir gün meslektaşlarımın
ne söylediği aklıma düştü. Minberi arkadaşıma bırakıp cami cami dolaşmaya
başladım. O zaman hutbeler Ankaradan hazırlanıp alın, okuyun denmezdi. Her
arkadaş kabiliyetini, bilgi ve becerisini sergilerdi. Şimdiki gibi spikerlik
yapılmazdı. Böyle bir ortamda gezdim, gördüm, dinledim ve algıladığım şu oldu:
Sırtımı devlete dayayıp yüksek sesle cemaati azarladığımı gördüm. Hutbede
söylediklerimi yapmadığımı anladım. Elleri ve ayakları bağlı insanları dövmenin
ne kadar kolay olduğunu hissettim. Her hatip konuşmasında oraya geleceğimi
bilmiş de benim için hazırlanmış gibi geldi, hepsi de beni azarlıyordu.
Bu tecrübelerimden yola çıkarak, bugünkü Müslümanların yuvarlandığını, harbin
harplikten çıkıp vahşete döndüğü bir zamanda ben ne yapmalıyım, Müslümanlar ne
yapmalı sorusunu aklıma getirdim. Allahsız ve ahlâksız sistemlerin verdiği
haplarla uyuşukluğu seçip rahatımıza mı bakmalıyız? Yoksa iç dinamizmimizi
harekete geçirip bir şeyler mi yapmalıyız? Hep bunu düşündüm, düşündükçe iç içe
geçmiş ama yapmamız gereken bir sürü mesele ortaya çıktı.
İlk önce şunu tespit etmemiz gerekir; dünya Müslümanlarının meselesi benim
meselem mi? Bunu kendi kendine bir hallet. Eğer sonuç sınırı olmayan
Müslümanların kardeşliği olursa karşına iki şey çıkıyor. Birincisi küfrün bir
millet olduğu, inanmayanların Müslümana düşman olduğu. İkincisi, savaş halindeki
Müslümanların düşmanlarının benim de düşmanım olduğudur.
Hal böyle olunca cephede savaşan Müslümanların düşmanı benim düşmanımdır.
İnancımın gereği düşmanımın menfaatine olan her şeyi almak ve satmak yasaktır ve
haramdır.
Müslümanlarla kim savaşıyor? Amerika, İngiltere ve İsrail ise benim de ilk
tepkim ve hedefim onlar olmalıdır. Onların benimle olan irtibatlarını
kesmeliyim. İrtibatım nedir? Bu günün şartlarında onların mallarını almamak,
aldırmamak, onları protesto etmektir.
Kendi kendime gelin güvey olurum. Dünyanın materyal olduğu bir ortamda düşmanı
materyalle vurmayı düşünürüm. Bu üçlüye, yani Amerika, İsrail ve İngilterenin
bütçesine katkılarımızı hesaplarım, baya bir yekün tutuyor. Vazgeçilmez bir
menfaat. Bütün Müslümanların evleri, mideleri onlarla dolu, arabaları hep
onların arabası. Senin paranla sana kan kusturuyorlar. Senin paranla
Müslümanlara zulüm ediliyor. Bankalardaki paralarımızı, şirketlerdeki
ortaklığımızı, aldığımız kredileri hesaba koymuyorum. İnce hesap yapınca
Müslümanız dememizle hareketimiz çelişiyor. İnandığımız Allaha hesabını
verebilecek miyiz?
Okuduğum hutbeleri hatırlarım, sırtımızı devlete dayamış gelsin maaş gitsin
zamanı oynuyorduk. Şimdi de öyle, kör olası evlatları yaşıyoruz. Bu bile bizim
için çelişki ve hamakatimizin işaretidir. Seninki hayat da onlarınki hayat değil
mi? Seninki çocuk da onlarınki çocuk değil mi? Seninki mal da onlarınki mal
değil mi? Bu soruyu uzatabiliriz. Gerçek şu; Müslümanım demekle yaşamak
farklıdır. Bu Türkiyede de çok açıktır. Bugün dünyadaki Müslümanlar aciz ve
zayıftır, harbi önleyecek güçleri yoktur. Onlara yardım etmek farz-ı ayındır.
Yani namaz gibi, oruç gibi, zekât gibi farzdır. Müslümanların canı heder
olurken, kişilikleri yerde sürünürken, namusları ayak altında iken inananın bir
şeyler yapması gereklidir. Tağutî düzenler mani olsa da bir şeyler yapmalıyız.
Aksi halde namaz kılmayan, oruç tutmayan, zekât vermeyenler gibi bir Müslüman
oluruz. Ya da öyleyiz.
Allaha olan dualarımızın payandası yoktur. Gidecek başka kapımız da yoktur.
Allah, içimizdeki Müslümanlardan içi yanan, kanayan, kıvrananların yüzü suyu
hürmetine ümmeti korusun, beyinsizliğimiz yüzünden bizi cezalandırmasın. Amin!..
Duran Kömürcü 10 Nisan 2004
Vakit