BİR HIRİSTİYAN KAZIKLAMASI: SEVGİLİLER GÜNÜ


Bizde adettir, bayramlarda seyranlarda günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılır. Peki, kutlamacılardan SEVGİLİLER GÜNÜ’nün anlam ve önemini belirten bir konuşma istesek bize neler söyleyecekti?

Yahu canım Sevgililer Günü’nün ardında da bir şeyler aramayın diyenler azcık zahmet edip internette şöyle bir gezinti yapsınlar. Örnek olsun diye birkaç web sitesini ziyaret ettim. Meğer SEVGİLİLER GÜNÜ DE BİR HIRİSTİYAN AZİZİNİN ANISINA KUTLUYORMUŞUZ. Biraz kaba olacak ama olsun, özetle Sevgililer Günü de bir Hıristiyan kazıklaması. Hıristiyan terminolojisinde bunun adı “inkültürasyon”. Yani kültür-aşılama.

Ne oldu bize!? İnsanlık tarihinin en büyük destansı aşkları bizde değil miydi? Leylâ ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı hangi milletin? Aşkımızı, sevdamızı kutlamak için bile kültür ithalatına kalkarsak bizde bize özgü ne kalacak Allah aşkına!

Öyleyse ne demeye Sevgililer Günü’nde bir Hıristiyan azizini yâd edeceğiz. İllâ da Sevgililer Günümüz olacaksa bu neden Fuzuli’nin Leylâ ile Mecnun’u yazdığı tarih olmasın.

Şimdi dönelim şu inkültürasyon belâsına.

İNKÜLTÜRASYON: HIRİSTİYANLIK AŞISI

Hıristiyanlığın propagandasında “inkültürasyon”un özel bir yeri vardır. İnkültürasyon, Hıristiyanlığın değerlerinin başka dinlere ve kültürlere aşılanmasını ifade etmektedir. İnkültürasyon amacı, diğer dinleri aşama aşama Hıristiyanlaştırmaktır.

İnkültürasyon kavramı, Dinler arası Diyalog kavramı gibi II. Vatikan Konsili’nden sonra Katolik Kilisesi’nin misyonerlik faaliyetlerinde izlediği temel stratejiler arasına girmiştir. Katoliklerin ardından Protestanlar ve diğer Hıristiyan gruplar da inkültürasyonu bir yayılma politikası olarak benimsemişlerdir. 1

14 Şubat “Sevgililer Günü” de bir inkültürasyon örneğidir. Başka deyişle bir Hıristiyanlık aşısıdır. İşte Sevgililer Gününün dayandığı Hıristiyan Papaz Valentine'nin öyküsü, üstelik Hacettepe Üniversitesi'nin web sitesinden:

"Eski Roma'da 14 Şubat günü bütün Roma halkı için önemli bir gündü. Çünkü bu günde Roma'da, tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan Juno'ya duyulan saygıdan ötürü tatil yapılırdı. Juno ayrıca Roma halkı tarafından kadınlık ve evlilik tanrıçası olarak da biliniyordu. Bu günü takip eden 15 Şubat gününde ise Lupercalia Bayramı başlıyordu.

Bu bayram halkın genç nüfusu için büyük önem taşıyordu. Bunun nedeni ise yaşantıları kesin kurallar ile sınırlandırılmış, bunun doğal sonucu olarak birliktelik yaşama şansı olmayan bu gençler, sadece bu bayram süresince bile olsa birbirlerinin partneri oluyorlardı. Hangi genç bayanın, hangi genç erkek ile bir çift oluşturacağı eski bir gelenek olan ve Lupercalia Bayramı'nın arife günü yapılan bir çekiliş ile belli oluyordu. Romalı genç kızlar isimlerini küçük kağıt parçalarının üzerine yazıp bir kavanoza koyuyorlardı. Genç Romalı erkekler ise kavanozdan bu kağıtları çekerek, üzerinde hangi kızın ismi yazıyorsa o kızla bayram eğlenceleri boyunca beraber oluyorlardı. Bu birliktelikler birbirine aşık olan çiftler için bayram süresinin dışına taşıp genellikle evlilikle sonlanıyordu.

İmparator 2. Claudius, Roma'yı kendi katı kuralları ile zalimce yöneten bir hükümdardı. Onun için en büyük problem ordusunda savaşacak asker bulamamaktı. Ona göre bu durumun tek sebebi Romalı erkeklerin aşklarını ve ailelerini bırakmak istememeleriydi. İşte bu yüzden Roma'daki tüm nişan ve evlilikleri kaldırdı.

Aziz Valentine de, Claudius'un hükümdarlığı zamanında Roma'da yaşayan bir papazdı. Kendisi gibi papaz olan Aziz Marius ile birlikte Claudius'un yasağına rağmen gizlice çiftleri evlendirmeye devam etti. Ancak imparator bu durumu bir süre sonra öğrendi. Aziz Valentine insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklandı ve yaptıklarının cezası olarak sopa ile dövülerek öldürüldü. Milattan sonra 270 yılının 14 Şubat gününde Hıristiyan şehitliğine gömüldü. O gün bugündür, her yılın 14 Şubat'ı Sevgililer Günü olarak kutlanmaya devam ediyor ve yeryüzünde kadın ve erkek beraber olduğu sürece de kutlanmaya devam edecek gibi."

BAŞKA RİVAYETLER DE VAR

Sevgililer günüyle ilgili başka rivayetler de var ancak hepsinde kapı Hıristiyan azizi sayılan Valentine'ye çıkıyor.

Bununla paralel olarak Aziz Valentine de bütün sevenlerin koruyucu azizi haline gelip böyle anılmaya başlandı. Sevgililer Günü, 1800'lü yıllardan sonra Amerika'da Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana, günümüzde daha çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay haline geldi.” (Hacettepelilerin Sevgililer Günü tanıtımı burada bitiyor.)

Noel Baba olarak bilinen Aziz Nikolaus’dan sonra bir başka Hıristiyan aziz Valentine ile uğraşacağız anlaşılan. Bu arada bizim reformist ilahiyatçılar da “müslüman ermiş”lerle uğraşadursunlar.

İNKÜLTÜRASYON ÜZERİNE BİR PROTESTAN MİSYONER İLE TARTIŞMA:

Geçen yıl yukarıdaki yazımız üzerine Ankara Kurtuluş Kilisesi papazı İhsan Özbek’ten cevabî bir mesaj almıştık. İlginç bir biçimde Özbek ulusallığı vurguluyordu. Önce Protestan misyoner Özbek’in bize gönderdiği mesajdan bir alıntı yapalım sonra mesajın sahiliği üzerine mini bir not düşelim:

“Sayın Bayzan,
Uzun zamandır sizin mesajlarını okuyamıyordum, sanırım yoğun işleriniz sırasında yazdıklarınızdan beni mahrum bırakıyordunuz. Son olarak aşağıdaki mesajınızı alınca eski bir dosttan yeni bir mesaj almış kadar mutlu oldum. Daha önce size bir kez daha yanıt verme gereğini hissetmiştim. Yazdıklarınızda samimi olduğunuza, doğru bildiğinizi yazdığınıza inandığım için sizi yanıtlamaya kalkışıyorum. (…)

Sizin dileğinize canı gönülden katılıyorum. Biz Türküz ve eğer sevgililer günü kutlaması yapacaksak Aziz Valentin ile bizim ne alakamız var? Sevgiyi, sevgiliyi kutlamak iyidir. Birbirimize Aziz Valentin öyküleri anlatacağımıza Ferhat ile Şirin'i, Leyla ile Mecnun'u, Tahir ile Zühre'yi niye anlatmıyoruz? Ben Hıristiyanım ve Türküm. Benim çocuklarım Romalıların aşk öyküleri ile değil, benim topraklarımın, kültürümün öyküleriyle büyümeli. Ama bunu kim yapacak? Şimdiye dek bu konuyu gündeme getirenler hep siyasal bir tavır içinde konuşuyorlar. Bu nedenle seslendikleri kesim çok dar oluyor. Bu konuda ana-babalara ve kültürle ilgili sorumlulukları olanlara görev düşüyor. Yazınız bir baba olarak sorumluluğumu bana anımsattığı için çok teşekkür ederim.

Hıristiyanlığın yayılmasını istediğimi biliyorsunuz. Çünkü İsa Mesih'in bütün insanlar için kurtuluş sağladığına inanıyorum ve halkını seven biri olarak bu kurtuluşu herkesle paylaşmak istiyorum. Bunun bizim ulusal kültürümüz üzerindeki olası etkilerini de düşündüm. Elbette etkileri olacak, ama bu etkiler sermayenin son 25 yılda Türkiye'de yarattığı kültürel erozyonun yanında çok ihmal edilebilir olacaktır. Katolik Kilisesi'nin misyon politikaları konusunda cahil olduğumu kabul etmeliyim. Onlar adına konuşamam, ama biz ulusal kimliğimizin ve ulusal güvenliğimizin tehlike altında olacağı hiçbir yöntemin ve ilişkinin içinde olmayız.

Sizin Protestanlar hakkında büyük kuşkularınız olduğunu biliyorum. Keşke ben ve diğer Türk Protestanlar kuşkularınızı ortadan kaldırabilecek bir olanağa sahip olsak.

Saygılarımla. Yüce Tanrı'nın esenliği sizinle ve ulusumuzla olsun. İhsan Özbek”

Görünüşe bakılırsa Protestan misyoner dostumuz (!?) Sn Özbek inkültürasyon bağlamında “Katolik Kilisesi'nin misyon politikaları”nı onaylamıyor ve “ulusal kimliğimiz”e toz dokundurmuyor. Acaba durum gerçekten böyle mi?

Bunun için Sn Özbek ve arkadaşlarının çıkardığı “Emanet” adlı dergideki “Bir Türk Teolojisine Doğru: Neden Bir Türk Teolojisi?”  başlıklı önemli bir makaleye göz atmak yeterli; bakın Türk misyoner Ziya Meral inkültürasyon neler döktürüyor:

“Amacımın sadece Türk kiliselerini geliştirmek ve bizlerin bilinçli olarak kiliselerimizi sağlam temeller üzerine kurmamız gerektiğini vurgulamaktır... Mesih inancının Türk toplumuna derinden değişiklik getirmesinin tek yolu Türklerin Tanrının mesajını yürekten anlamaları ve kültürleriyle bir köprü kurmalarıdır. Türk kilisesi yenidir ve yabancı misyon temelleriyle başlamıştır. Yabancı müjdecilerin getirdiği mesajı ve formu kabul etmiştir. Ancak insan kültürel bir varlıktır.  Müjde mesajının iletilmesinde kültürler arası alış veriş de söz konusudur. Bizlerin yapması gereken bize verilen mesajın ne kadarının getirenin kültüründen, ne kadarının Kutsal Kitap’tan olduğunu bulmaktır, daha doğrusu en gerçek gerçeği. Ondan sonra atılması gereken adım ise kendi kültürümüzde – gerekirse kültüre karşı gelerek veya sıkıca kucaklayarak – bu gerçeği yaşamamızdır. Sadhu Sundar Singh adındaki ünlü Hintli müjdecinin Mesih inancını Hindistan gerçeğinde anlamak, anlatmak ve yaşamak isteğini Hintlilere ‘bir Hint kasesinde Yaşam Suyu’nu vermek’ diye adlandırdığı gibi, bu makale ve bu makaleyle ulaşılmak istenen şey de ‘bir Türk bardağında Yaşam Suyu’nu’ kendi toplumumuza sunmaktır.” (e-manet ( sayı 3, Ekim - Aralık 2003 ( sayfa 21)

Sn Özbek alınmasın, Ziya Meral’in yazısında da vurguladığı üzere inkültürasyon stratejisi bağlamında Katolikler ile Protestanlar arasında bir fark yok. Niçin olsun ki? Protestanlar da misyonerlik konusunda Pavlus’un makyevelist politikasını izlemiyor mu?

Ne diyordu Pavlus: “20 Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım... 21… Yasa’ya sahip olmayanları (putperestleri) kazanmak için Yasa’ya sahip değilmişim (putperestmişim) gibi davrandım.” (Kitab-ı Mukaddes, Pavlus’un Korintlilere birinci mektubu, Bölüm : 9/20-21)

Pavlus’un misyonerlik stratejisine bizden çok önce ilk İseviler karşı çıkmıştır. Pavlus’un bu tavrında ısrarını sürdürmesi Hazret-i İsa’nın gerçek havarilerini ve bağlılarını öfkelendirmiştir. Hatta Pavlus bu yüzden Kudüs’e çağrılmış, sorgulanmış, sapkın bir çizgide olduğu belirlenmiştir. Nihayetinde Pavlus bu yüzden halk tarafından linç edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmışken Romalı askerlerin müdahalesi sayesinde canını zor da olsa kurtarmıştır. Bütün bunların Hıristiyanların Kutsal Kitab’ında anlatıldığını da not edelim. (Kitab-ı Mukaddes, Elçilerin İşleri, 21/17-40)

Misyoner dostumuz (!?) Sn Özbek’in cevabı varsa yine bekliyoruz.

9 Şubat 2004 Ali Rıza Bayzan
1 Bu kavramın ortaya çıkışı ve Misyoloji ile ilişkisi konusunda geniş bilgi için bkz. A. Roest Crollius, “İnkültürasyon”, çev., Ali İsra Güngör, Dini Araştırmalar, cilt:1, sayı:1, Mayıs 1998, s. 93-105.