Ben mi yazdım?
Bazen insan, bir yazı okurken,
keşke bunu ben yazsaydım! der. Bu hayıflanma bana göre çekememezlikten
kaynaklanmaz her zaman. Basın yayın dünyasında her zaman neyin yazıldığı değil,
kimin neyi yazdığı da önemlidir. Bazı cesaret sahipleri öyle yazılar yazar ki,
kimseden ses çıkmaz. Fakat, bazılarının en masum yazıları bile dava konusu olur.
İşte yazmak istediğim değil, yazdığımı sandığım bir yazıya rastladım geçenlerde.
Buyurun:
Şu bizim ünlü 28 Şubat, memleketi kurtaracağız diye ortaya atılan darbecilerin
himmeti sayesinde cumhuriyet tarihinin en büyük banka soygununa dönüşerek
neredeyse laik olmakla hırsız olmayı eşanlamlı kılmıştı. Eğer yönetimlerini
biraz daha sürdürebilselerdi memlekette soyulmadık banka kalmayacağı gibi
Emniyet Müdürlüğünün Hırsızlık Şubesinde de bir laiklik masasının kurulması
gerekecekti.
O zamanlar, öylesine büyük paralar çalabilmek için mutlaka laiklik mahlâsını
kullanmak gerektiğini öğrenmiştik. Zavallı laiklik kavramı, gerçek laiklik
yanlılarının yüreğini kanatarak, sayelerinde bir paçavraya dönmüştü. şimdi
sanırım sıra atatürkçülerin, atatürkçülük kavramını paramparça etmelerinde.
Laiklerin banka soygunundan, atatürkçülerin bilim hırsızlığına geçtik. Ben
birçok üniversite rektörünün bilimsel çalışmaları bir yana bırakarak,
boyunlarına astıkları atatürkçülük yaftasıyla ordu yanlısı bir siyasete
atlamalarının nedenini bir türlü anlamıyordum.
İstanbul Üniversitesi rektörünün bilimsel maceralarını okuduktan sonra bunun
nedenini anladım. O adamları o koltuklarda tutabilmek için gerçekten bir ordu
gerekiyormuş. Daha küçük bir güç onları oralarda tutmaya yetmezmiş.
İstanbul Üniversitesinin rektörü olan profesör, Amerikalı bir bilim adamının
yazdığı kitabı alıp üstüne kendi adını yazmış ve bu kitabı ben yazdım diye
bastırmış.
Çalmış adamın kitabını. Aradan bir bölüm falan almamış, kitabı olduğu gibi
almış. Daha sonra durum burada araştırılmış. Bir başkasının kitabını kendi
kitabı diye bastırdığı kesinlik kazanmış. Ve Tabibler Odası, cerrah olan
rektörün mesleğini yapmasını iki ay boyunca yasaklamış. Herhalde hastaların
apandisitlerinin, böbreklerinin, dalaklarının çalınmasından korkmuşlar.
Tabibler Birliği, hastaları üniversite rektörüne emanet edemiyor. Ama biz
binlerce öğrenciyi bu insana teslim ediyoruz. Bir rektör, o üniversitenin
öğrencileri için bir örnektir, bizim öğrencilerin önündeki örnek de bu.
Başkasının kitabını çalan bir adam.
Sizce, böyle biri yeryüzünün herhangi normal bir toplumunda rektörlük yapabilir
mi? Tabibler Odasından, bir süreliğine de olsa, atılan bir rektör olabilir mi?
Böyle birini rektörlük koltuğunda tutmaya hangi güç yeter?
Peki, böyle bir olay karşısında basının ayaklanması gerekmez mi?
Kaç yazı okudunuz bu rektörün yaptıklarıyla ilgili?
Generallerin emirleriyle kendi meslektaşlarına iftira atmaktan asla çekinmeyen
atatürkçü köşe yazarları arasında bu ayıptır diyen kimseye rastladınız mı,
Tabibler Odasından atılan rektör olmaz diyenini gördünüz mü? Niye peki?
Atatürkçülük dayanışması mı bu?
Demokratların arasından kolay kolay böyle adam çıkmaz ama tutun ki bir demokrat
rektör başkasının yazdığı kitabı aynen alıp üstüne kendi adını yazarak
yayınlamış olsun ve yakalanıp Tabibler Odasından atılsın, atatürkçüler neler
yazarlardı sizce?
Şimdi niye yazmıyorlar?
Çünkü rektörümüz atatürkçü. Atatürkçü ise her şeyi yapabilir.
Çocuklarımızın eğitimi, üniversitelerimizin saygınlığı hiç önemli değildir.
28 Şubat döneminde laikim diyene hangi bankayı soydunuz efendim diye
soruyorduk. Şimdi de atatürkçüyüm diyene kimin kitabını yazdınız efendim
diye soracağız.
Atatürkçülüğü atatürkçüler perişan ediyor bu ülkede. İnsan Mustafa Kemal için
üzülüyor gerçekten. Bunu herhalde hak etmemişti.
Bu yazıyı ben mi yazdım acaba? Yazıda zikredilen rektörün durumuna düşmemek için
açıklayayım bari: Yazı Ahmet Altanın.
Asım Yenihaber 18 Aralık 2003
Vakit