Bari bayramları rahat bırakın

Türkiye’de bayramlarımız, geleneklerimiz, kutlamalarımız vs çerçevesinde başlayan tartışmalar, genellikle önce biçimle ilgili olarak ve gayet masumane bir şekilde başlıyor.
Kurban tartışmalarında da benzer bir durumla karşılaşıyoruz.
Elbette günümüz kent hayatının ortaya çıkardığı çeşitli ihtiyaçlar ve zorunluluklar, kurban kesme işine bir çeki düzen verilmesini ve bu işin birtakım kurallara bağlanmasını gerekli kılıyor.
Buna kimsenin itirazı da olamaz zaten.
Ancak bir bakıyorsunuz, hadise kurban kesmenin biçimsel yanını çoktan aşarak, usta manevralarla kurban kesmenin bizzat kendisine yönelmiş bile.
Dediğim gibi;
Biçimle başlayan tartışmalar işin özünü ortadan kaldırmaya kadar vardırılıyor.
İşin özü derken, bu konuda yapılan tahribatlar sadece tartışmalarla sınırlı değil kuşkusuz.
Nicedir bayramları tatille özdeş gören bir anlayışın pençelerindeyiz zaten.
İş bu kadarla kalsa gene iyi.
Kalmıyor.
Evet, kendi bayramlarımızı iyice sulandırıp hükümsüz bırakmakla da yetinilmiyor, bu defa da Batı dünyasında derin Hıristiyanlık kökleri bulunan bayramlar birer ikişer gündemimize sokularak içselleştirilmeye çalışılıyor.
Hadi yılbaşılardaki “Noel baba” hikayelerini bir tarafa koyalım.
“Biz sadece yeniyıl kutluyoruz. Noel ayrı, yılbaşı ayrı efendim...” görüntüsü altında çam ağacı süslemenin, Noel baba kostümü giymiş adamların ortalıkta dolaşmasının, mağaza vitrinlerini süslemesinin yılbaşıyla ne ilgisi olduğunu da sormayalım.
Ama iş orada da kalmadı ki!
Ardından 14 Şubat St. Valentin Günü ithal edilip “Sevgililer Günü” adıyla kutlanmaya başlandı.
Malum çevrelerin argümanları gene aynıydı:
“Efendim her ne kadar batıdaki adı Aziz Valentin Günü olsa da, bunu kutlamamızın Hıristiyanlıkla ne ilgisi var? Sevgiyi, sevgiliyi gündeme getirmekten niye rahatsız olalım ki? Haydi, sen de bir hediye al sevgiline! Sevgi kutsaldır.”
Tamam, iç piyasa biraz hareketlendirilip alışveriş imkânı doğsun diye illa da böyle bir gün ihdas edilecekse, bizim kültürümüzde aşk öyküleri mi yok?
Niye illa 14 Şubat, niye illa Aziz Valentin?
Peki bununla yetinildi mi?
Haşa.
Derken sıra, Hıristiyan dünyasında 31 Ekim’de kutlanan “Halloween Day”e gelmişti.
Ancak ülkemizde “Halloween Day” demek biraz “salyangoz” kaçabilirdi.
Dolayısıyla “Cadılar Bayramı” demek münasip bulundu!
Bu işin ülkemizdeki öncülüğünü, maddi imkânları fazlasıyla yerinde olduğu için derin ruhsal boşluklar yaşayan tuzu kuru çevrelerimiz yapıyor “şimdilik.”
Bunların kutlamaları gazete ve televizyonlarımızda büyük yer buluyor kendisine.
Örneğin, Hyatt Regency otelinde kutlanan Cadılar Bayramı’yla ilgili olarak gazetelerimiz şöyle yazmışlardı:
“Korkutucu maskeler takılmış, cadı giysileri giyilmişti. Freddy kılıklı barmenlerin servis yaptığı gecede Drakula kılıklı gençler etrafa korku saldı. Tabuttan çıkan ölü yüzlü kızların dansı ise gerçekten nefesleri kesti.”
Cadılar Bayramı ile ilgili yorumları okuyorum, inanmayacaksınız ama gene aynı türden:
“Hallowen Day, her ne kadar bir Hıristiyanlık adeti gibi görünse de...” diye söze başlayan yorumcular, bu geleneğin kökeninin aslında Şamanizm’e kadar gittiğini söylüyorlar.
Ee, Şamanizm de Türklere fazla uzak sayılmayacağına göre....
Gidişata bakılırsa yakında fırından taze çıkmış birçok yeni kutlamalarımız sıra bekliyor olmalı.
Paskalya gibi, Thanks Giving Day (Şükran günü) gibi.
Ne olacak ki;
Önce “Madem bir AB ülkesi olmayı düşünüyoruz, öncelikle onların kültürlerini içselleştirmemiz gerekir” makamından başlanır söze, sonra, Paskalya’nın ve Şükran Günü’nün, aslında bizim dinimizde de bazı ipuçları olduğuna dair birkaç çağdaş fetva bile bulunur.
Nasılsa “çaya çorbaya limon” kabilinden fetva üreten, “Hele ben şu kitapları bir kere daha inceleyeyim” deyip Arşimet misali “Buldum, buldum” yaparak televizyonlara koşan değerli hocalarımız var!
Sonuç olarak; kendi bayramlarımız birer birer sulandırılıp tavsatılırken, başkalarının bayramları birer ikişer tedavüle sokuluyor.
Bir yandan kendi öz bayramlarımızın İslâm’da bile yeri olmadığının pompalandığı...
Öte yandan başkalarının bayramlarının İslâm’da bile yeri olduğunun izaha yeltenildiği...
Bir garip süreç işte!..

ŞAKA
Yerli malı demokrasimiz hoş doğrusu.
Ne zaman bayram yaklaşsa kurbanla ilgili, dinle ilgili her şeyi icüğüne cücüğüne kadar tartışıyoruz.
Bir tek şey hariç:
Derileri kimin toplayacağı!
Anlayacağınız, kurbanın “derisi” tartışılmaz, “gerisi” tartışılır!

SÖZÜN ÖZÜ
Elalem harman kaldırırken, vaktiyle tohum ekmemiş olmak ne gevşekliktir! (Sadi)

BİR DİLEKÇE-BİR SORU
• Aşağıda gerçek bir dilekçe okuyacaksınız:
“Kurumunuzun ......... numaralı Bonuscard müşterisiyim. Bu ay içerisinde gönderilen extredeki 31.500.000-TL’lik geç ödeme ücretinde emeği geçenleri, sülaleboyu sinirlendirdiğimi bilgilerinize arzederim. M. Ç.
• Bu da öğrencilerimizin maruz kaldığı bir sınav sorusu:
Ayhan ile annesinin yaşları toplamı 52’dir. 4 yıl sonra Ayhan’ın yaşı annesinin yaşının 1/3’ü olacaktır. Ayhan’ın babası şimdi kaç yaşındadır?
A) 41 B) 45 C) 46 D) 48 E) 51
(N. Kağıtçıbaşı’na teşekkürler)

BURASI İSTANBUL AMCA
Ülkemizin toprak ağalarından biri hayatında ilk kez İstanbul’a gelir.
Yolda yürürken kayan atkısının bir ucu yere sürünmektedir.
Bunu gören bir genç kibarca uyarır:
“Amcacığım, pardon, atkınız yere sürünüyor.”
Ağa istifini bozmadan konuşur:
“Onu yerden al, amcanın omuzuna at!”
(Ş. Urfa’dan Hamit K.’ye teşekkürler)

M. Emin Kazcı 27 Ocak 2004 Vakit