Anayasa Başbuğ’dan sorulur
Ben hayatımda bir tek “Başbuğ”
tanıdım. Benim tanıdığım “Başbuğ” albaylıktan yukarı çıkamamıştı, ne yazık ki!
Türkiye’nin “iç harb” ideolojisine yönelik askerî sistemi içinde yetişmiş
olmakla beraber, sınır aşan bir ideolojik kimliğe salip olmuş, bütün Türk
dünyasına yönelik ümitler, hayaller beslemişti. O yüzden “iç harb sistemi”nin
askerleri onu hiç sevmezlerdi. Kaç kere tutuklandı, kaç kere hapislerde yattı,
buna rağmen sistemin bir yerlerinde vazgeçilmez bir mevkii olduğunu sanıyorum.
Çok öne geçmesi istenmeyen fakat ortadan kalkması da istenmeyen bir kişilik yani.
Bizim tanıdığımız Başbuğ bu şekilde ömrünü tamamladı. Cenazesi, kış günü
olmasına rağmen büyük bir kalabalıkla kaldırıldı. Hâlâ unutulur gibi değil,
Ankara sokaklarındaki tekbir sedaları!
Dün konuşan Başbuğ, albaylığı aşalı çok olmuştur her hâlde. “İç harb konsepti”ne
tam uyumlu olduğu için YAŞ’a filan takılmadan şimdiki rütbesine gelivermiş
anlaşılan. Fakat albay olan Başbuğ’un yanında söylediklerinin ufuksuzluktan öte
bir kıymet-i harbiyesi yok! Sadece Türkiye’nin oligarşik düzenini ideolojik
bakımdan sürdürmekten başka vasfı olmayan CHP, TÜSİAD gibi kurumların ve kendi
kontrollerindeki Yüksek Öğretim mütegallibelerinin siyasi ittifakının bir
parçası ancak bu sözleri sarf edebilir.
YÖK’le ilgili mutasavver düzenleme anayasaya aykırı imiş.
Benim bildiğim bu düzenleme ortaöğretim mezunları arasında eşitlik öngörüyor.
Eşitlik ne zaman anayasaya aykırı oldu?
Anayasa ne zamandır Başbuğların işi oldu? Yok hayır, ezelden beri onların işidir!
Türkiye’nin hiçbir anayasası siviller tarafından hazırlanmamıştır. İç harp
konseptine göre yetiştirilen, şartlandırılan militer kesimler bizim anayasamızı
yapmış/yaptırmış ve bize tasdik ettirmiştir. Demek ki bize eşitlikçi olarak
sundukları anayasa esasında eşitlik karşıtı imiş!
Biz o anayasayı tasdik ettikten sonra, onlarca maddesini değiştirdik. Bazı
maddelerini birkaç defa değiştirdik. Buna rağmen bu yamalı bohça hâlâ kafamızın
üstünde demoklesin kılıcı gibi sallandırılmaktadır. Asıl yapan onlar olunca, en
doğru yorumlayanlar da onlar oluyorlar tabiatıyla. Şimdi bütün üniversite
mütegallibeleri, brifing hukukçuları elinden geleni arkalarına koymayacaklardır.
Bakın bu tasarı Meclis’ten geçirildikten sonra başta kasaba hukukçusu itiraz
edecek. Ardından malum mahkemeler önceden ayarlandığı için harekete geçecek…
Böylece anayasanın eğitim eşitsizliğini öngördüğü tam manasıyla ortaya çıkacak.
Zaten makul ve mantıklı düşünülürse, anayasanın eşitsizlik öngördüğünü
çıkarsamamak imkansız. Bir kere anayasanın öngördüğü bir koruyucu, kollayıcı
yönetici sınıf/kast var. Onlar bir numara. Onların ardından gelen hukuk
bürokrasisi ve ilim bürokrasisi var. Türkiye’de hukuk bürokratik bir sistemdir.
İlim de bürokratik bir yapıdır. En sonra da sivil bürokrasi var. Bundan sonrası
da halktır! Halkın yönetimde tek gücü seçimden seçime rey kullanmaktır.
Kullandığı reylerin ne olacağı veya olmayacağına yine Türkiye’nin anayasadaki
“eşitsizlik” ilkesine göre belirlenmiş olan yönetici sınıfı çizer. Reayaya
‘eyvallah’ demek düşer!
“Anayasa’ya aykırıdır” diyorsak, aykırıdır, o kadar!
REKTÖR EŞİTTİR PAPAZ!
Yeri gelmişken; geçenlerde eksik bıraktığım bir konuyu bugün tamamlamak
istiyorum...
Malûm;
“Hayat Bilgisi” adlı dizi film televizyonda oynamaya, filmde “öğretmen”
rolündeki Perran Kutman da, kendisine “hocam!” diyen öğrenci ve öğretmenleri,
“hoca camide” diye paylamaya devam ediyor!..
Bu da demek oluyor ki; “Farsça”yı reddetmekle “ulusalcı” olunuyor!..
Peki;
“Hoca camide” olmalıysa, acaba sormak gerekmez mi, “rektör”lerin ve “dekan”ların
nerede olması gerekir?..
“Hayat Bilgisi”nden edindiğimiz bilgilerden yola çıkarak, biz de şöyle diyebilir
miyiz acaba;
“Hoca camide olmalı ise, rektörlerin de kilisede olması gerekir!”
Öyle ya;
Madem herkes “yerli yerine” oturacak, “rektör ve dekanlar”ın da, üniversitelerde
değil, “kilisede” olmaları icap etmez mi?
Çünkü efendim;
Kelimenin kökeni itibariyle, “rektör” demek, “kilise papazı” ya da “mahalle
papazı” demektir!..
Üzerlerinde taşıdıkları “cüppe”ler de; yine köken itibariyle “papaz kıyafeti”dir!..
Sorarım size;
“Hoca” kavramı liselere giremeyecekse, “mahalle papazları”nın ne işi var
üniversitelerde?..
Ne yani;
Üniversiteler, “kilise” midir?..
Eğer öyleyse;
Bilumum rektör ve dekan taifesinin “Ankara’daki yürüyüş”te ve hele hele
Anıtkabir’de işi ne?..
Giysinler “papaz cüppeleri”ni, yaksınlar “mum”larını, çıkarsınlar
“istavroz”larını, yapsınlar “dua”larını!..
Madem “çağdaş”tırlar, madem “Batıcı”dırlar, o halde “Batılı gibi” dile
getirsinler dileklerini!..
Ne işleri var Anıtkabir’de?..
Hasan Karakaya 17 Ekim 2003
Vakit