“Askerî lisede teravih”ten... “Orduevinde türban yasağı”na!

Yorumlar çeşit çeşit... “Biz demedik mi?” diye başlayıp, “Ramazan ayında gerilimi tırmandıracaklar dedik, bakın dediğimiz çıktı” diyenler de var,
“Genelkurmay Başkanı’nın Başbakan’a bağlı olduğu bir ülkede; orduevleri, hükümetten bağımsız bir yönetmeliği nasıl uygulayabilir?” diye sorup, “demokrasi sorgulaması” yapanlar da!..
Şahsen ben, bu “soru” ve “yorum”lar konusunda hiçbir yorumda bulunmak istemiyorum.
Yalnız, şunu merak ediyorum:
Bu tür “soru” ve “yorum”lara “sebep olmak” da, acaba “TSK’yı yıpratmıyor” mu?..
Yok öyle bir şey, ama;
Farz edelim ki;
Birileri, “TSK’yı yıpratmayı” kendisine iş ve görev edindi!..
İyi ama;
Bu amaca hizmet etmek istercesine “gerekçeler” oluşturmak ve bu yıpratma arzularına “zemin hazırlamak” da, TSK’yı yıpratmış ve “halkı askerlikten soğutmuş” olmaz mı?
KAYSERİ’DEKİ OLAY
Dedim ya, “yorum” yapmıyor ve sadece “üzerinde düşünülmesi” için soru sormakla yetiniyorum!..
“Mısır’daki sağır sultanlar” bile duyduğuna göre, herhalde sizler de duymuşsunuzdur...
“Soru” ve “yorum”lara yol açan olay, 29 Ekim günü Kayseri’de yaşanmış...
AK Parti Kayseri Milletvekili Niyazi Özcan ve Mustafa Elitaş; o gün Kayseri’de bulundukları için, Kayseri Valisi’nin “resepsiyon daveti”ne icabet etmişler!..
Meğer, resepsiyon “Kayseri Orduevi”nde verilmiyor muymuş?!?
Bak sen şu işe?
N’olcek şinci?
Öyle ya;
Niyazi Özcan’ın eşi de, Mustafa Elitaş’ın eşi de “başörtülü!”
Oysa;
Ortada bir “orduevi yönetmeliği” var!..
O yönetmelik de diyor ki;
“Sakallı, cübbeli, sarıklı, takkeli, türbanlı ve benzeri ÇAĞDAŞ OLMAYAN kıyafetlerle gelenler (yabancı uyruklular dahil), günlük sakal tıraşı olmamış, ütüsüz ve kirli elbiselerle gelenler orduevine giremez!”
Baktım;
Niyazi Özcan’ın da, Mustafa Elitaş’ın da, onların eşlerinin de her şeyleri yönetmeliğe uygun!..
Yani;
“Sakal”ları, “cübbe”leri, “sarık”ları, “takke”leri yok!..
“Günlük sakal tıraşları”nı da olmuşlar!..
“Elbise”leri desen;
Tertemiz ve ütülü!..
Ne kaldı geriye?
“Başörtüsü!”
İşte o “çağdaş”(!) değil ve dolayısıyla da “orduevi yönetmeliği”ne aykırı!!!
İyi ama;
Girmişler içeri!.. İşin garibi, “başı açık hanımlar”la da hiçbir sorun yaşamamışlar!.. Tam aksine, “koyu bir sohbet”e de dalmışlar!..
Ortada bir “gerilim” yok!..
Zaten;
Olan olmuş, geçen geçmiş!..
EN BÜYÜK MÜLKÎ AMİR VALİ DEĞİL Mİ?
Aaa, o da ne?..
Bu “fotoğraf”lar televizyon ekranları ve gazete sayfalarına taşınınca, Genelkurmay, “soruşturma” açmış!..
Tabiî, “Kayseri Orduevi Müdürü” hakkında!..
Bu “soruşturma”nın sonundan ne çıkar bilemiyorum.
Bildiğim şu ki;
“Bir vilâyetin en büyük mülkî amiri vali”dir!..
Malûm, buradaki “mülk” ifadesi, “devlet” karşılığıdır!..
Yani;
Bir vilâyetin “en büyük devlet amiri” validir!..
Dolayısıyla;
“Valiye itaatsizlik”, aynı zamanda “devlete itaatsizlik”tir!..
Şimdi, sorun şurada:
Orduevi Müdürü Albay Kasım Genç, böyle bir durumda “kime tabi” olacaktır?..
Vilâyetindeki “en büyük mülkî amir” olan vali Nihat Canpolat Bey’e mi, “üst”lerine mi?..
Doğrusu, “zor” bir durum!..
Bir yanda “amir” var, öte yanda “üst”leri!..
Komutan, “amirin emirleri”ni yerine getirmiş ve “başörtülü hanımları” almış içeri!..
Burada, “emre itaatsizlik” yok gibi görünüyor!..
Varsa da;
İhlâl eden, “orduevi müdürü” değil, kutlamaları orada yapan “vali”dir!..
NİYE BÜYÜTÜLÜYOR?
Ama, şu da var ki;
Vali, “Genelkurmay’a bağlı değil”dir!.. Emirleri Genelkurmay’dan değil; İçişleri Bakanlığı’ndan, dolayısıyla onun da bağlı olduğu Başbakan’dan alır!..
Ehh, “Genelkurmay Başkanı” da “Başbakan’a bağlı” olduğuna göre; ortada “soruşturmayı gerektirecek” bir durum yok demektir!..
Öyle ya;
“Devlet içinde devlet” olamayacağına; “devletin en büyük mülkî amiri olan vali” de böylesini “münasip” gördüğüne göre, “sorun” kendiliğinden hallolmuş demektir!..
Hele de;
Ortada “yasa” değil, bir “yönetmelik” varsa!..
Şahsen ben;
Ortada bu “gerçekler” duruyorken, “medya”nın bu işi niye bu kadar abarttığını hâlâ anlayabilmiş değilim!..
Hem “demokrasi”den söz edeceksiniz, hem de “demokratik bir uygulama”yı didikleyeceksiniz!..
Hiç, olacak iş mi?
Öyle görünüyor ki;
“Bazı mihraklar, Ramazan’da yeni gerilim çıkaracak!” diyenler galiba haklı!..
Baksanıza medyaya;
Fındık kabuğunu bile doldurmayacak bir olayı büyüttüler, büyüttüler, neredeyse “rejim sorunu” haline getirdiler!..
Rejim, sanki “iki başörtüsü” ile yıkılacakmış gibi!..
YIL 1957... BURSA
Hani, bu “fitne ve fesat” odaklarına bakıp, “Bunlar, iyi ki 1957’lerdeki Ramazan’da yokmuş” demekten kendimi alamıyorum!..
Eğer o günlerde de bu “kışkırtıcılığı” yapsalardı, Allah bilir neler olurdu?..
Hem de;
Sadece “2 başörtülü hanım” değil, “hoca”lar giriyordu “askerî mekân”lara!.. Üstelik, “resepsiyon” için filân değil, “namaz kıldırmak” için!..
Efendim, geçenlerde Mekki Yassıkaya dostumun gönderdiği bir “kitap”tan söz etmiş ve hatta oradan bir “hatıra” nakletmiştim...
Aynı kitaptan, bir “hatıra” daha nakletmek istiyorum.
Sayın Bayram Sarıcan tarafından kaleme alınan “Bursa’da Dinî Hayat” adlı kitapta, “Işıklar Askerî Lisesi’nde kıldırılan bir teravih namazı”ndan söz ediliyor.
“Hatıra”ya geçmeden önce, bir ön bilgi vereyim. Kitapta adı geçen Orhan Karmış hoca, sonradan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde “tefsir asistanı” olmuş, zaman içinde akademik kariyerini tamamlayarak “profesör” unvanı almış ve bir dönem Konya Selçuk Üniversitesi’nde “İlahiyat Fakültesi Dekanlığı” yapmıştır.
Onu, TGRT’deki “Kur’an tefsirleri”nden de tanırsınız. 2001 yılında vefat etti. Allah rahmet eylesin...
IŞIKLAR ASKERÎ LİSESİ’NDE KILINAN TERAVİH NAMAZI
Bu ön bilgiden sonra, gelelim Bayram Sarıcan’ın anlattığı “Işıklar Askerî Lisesi’nde kılınan teravih namazı” olayına...
Söz, Bayram Sarıcan’da:
“1957 yılının Ramazan ayı idi. O yıl İrfan Yenigelenler isimli Bursalı bir işadamı, Işıklar Askerî Lisesi’nin gıda ihtiyacını temin ediyordu. Kendisi ile zaman zaman karşılaştığımızda; Askerî Lise’de Ramazan’da teravih namazı kılındığını söylüyordu.
Ayrıca, okulun gıda ihtiyacını da temin etmiş olmaktan dolayı komutanla da zaman zaman görüştüğünden ve sohbet ettiğinden bahsediyordu.
Bir akşam okul komutanına;
‘Eğer kabul ederseniz, teravih namazı kıldırmak üzere birkaç din görevlisi getirmek istiyorum’ der...
Komutan;
‘Çok iyi olur, getir!’ der.
Bunun üzerine, Ulu Cami’den, ben (Bayram Sarıcan), Emirsultan Camii’nden Hüsamettin Fındıkoğlu, Tahtalı Camii imam ve hatibi Orhan Karmış ile bu işlere âşina ve sesi güzel olan Hüseyin Doğuçay, bir Ramazan akşamında Işıklar Askerî Lisesi’ne giderek teravih namazı kıldırdık...
Teravih namazının her 4 rek’âtının ardından okuduğumuz ilâhi ve kasidelerle kalpleri tatmin ettiğimizi ve manevî bir hava oluşturduğumuzu fark ettik... Namazdan sonra Orhan Karmış hoca, vatan sevgisi, askerlik, manevî inanç ve şehidlik konuları üzerinde veciz bir konuşma yaptı.
Kendisini dinleyen askerî lise öğrencileri ile komutanların ve öğretmen subayların duygulandıkları gözümüzden kaçmadı. Hatta onlardan bir kısmının, konuşmanın etkisinde kalarak gözyaşları döktüklerine bizzat şahit oldum.
Namazdan sonra çay ve meyve ikramı devam ederken ise, subaylarla özel sohbet yapıldı.
Sonradan öğrendik ki;
O gece kılınan namaz ve yapılan konuşma etkili olmuş ve oruç tutanlarla namaz kılanların sayısı artmış.
O gece, çok güzel ve anlamlı bir gece olarak hafızalarımızda hâlâ yerini korumaktadır.”
NEREDEEEN... NEREYE?
Bu “hatıra”yı okuduktan sonra; kendi kendime sormadan edemedim:
“Neredeeen nereye?”
Şu hâle bakın;
1957’de, bir “askerî lise”de “teravih namazı” kılınıyor... 2003’te ise, “orduevine başörtüsüyle girilir mi, girilmez mi?”yi tartışıyoruz!..
Dedim ya;
Malûm medya, iyi ki o günlerde yokmuş!.. Eğer olsaydı; “hoca”ları ve onların okuduğu “ilâhi”lerle “kaside”leri döndüre döndüre verir, Allah bilir ya, işadamı İrfan Yenigelenler’i de “yeşil sermaye” ilân edip, “kara liste”lere aldırırlardı!?.
Bugün yaptıkları gibi!..

***********************************************************************************

Kefene de yasak!

Milletin “yüzde 75” çoğunluğu, “başörtüsünün serbest bırakılmasını” istiyor... Kararların “millet adına” verildiği “mahkemeler” ise, “kamusal alan” sayılıp, bir “başörtülü” hanım, duruşma salonundan çıkarılıyor!..
Neresi “kamusal alan” değil ki?.. Bu “lâstikli kavram”ı her yere uzatmak mümkün!..
Bugünkü tanımıyla, “mezarlık”ları da pekâla “kamusal alan”a dahil edebilirsiniz!.. Dolayısıyla, “mezarlıklar”da da “örtü” yasaklanabilir!..
Madem ki “çıplaklık” esastır, o halde “ölü”lerin de “kefenlenmemesi” gerekir!..
Öyle ya;
“Kefen de, bir örtü”dür!..
 

Hasan Karakaya 9 Kasım 2003 Vakit