44 yıl oldu
Asrın imamı idi. Rasûlullah
(sav)a vekalet vazifesi ile tavzif edilmişti. 20. asırda halis bir Asr-ı Saadet
Müslümanı olarak yaşamıştı. Bütün hayatı boyunca kâfirlere ve münafıklara boyun
eğmemiş, mukaddes inancından en küçük bir taviz vermemişti. Onu ne hapisler ve
darağaçları yıldırabilmiş, ne de tatlı vaatler kandırabilmişti. Son nefesine
kadar Kuran hizmetinden ayrılmamıştı.
Vâ esefâ! Kıymeti bilinmedi. Abdestini bile bilmeyen cahillerin peşinden koşan
on binler, onun arkasında yoktu. Ciğeri beş para etmeyen cühelâya ilim adamı
payesi veren idareciler ise, bir türlü onu dost saymadılar. Milletin imanını
selamette görebilmek için verdiği mücadelenin kıymeti bilinmedi. Garip yaşadı,
garip öldü. Hayatından korkanlar, cesedinden de korktular. Mezarını kırıp
naaşını kaçırdılar, bilinmeyen bir meçhule kaldırdılar.
O bugün hayatta değil. Vefatının üzerinden tam 44 sene geçti. Ona o zulmü reva
görenler de, sağlığında kıymetini bilmeyen muasırları da büyük ölçüde toprağın
altına girdiler. Peki, ya peşinden gidenler ne haldeler?
İçimiz rahat mı? Vahdet, ittihad, uhuvvet, tesânüd, tefânî kelimeleri kitab
satırları arasından çıkıp da mâbeynimizde hakim olabilmiş mi? Yoksa, dersaneler
biribirlerine duvar olmuş, klikçilik neredeyse din haline getirilmiş, şahsa
bağlılık hastalığı müfrid ehl-i tasavvufa rahmet okur olmuş mu? Haaa, filanca
gruptan mı? Hımmm! ifadesi hemen hemen herkeste hâkim mi, değil mi?
Üstadın vefatından kırk sene sonra, onun takipçileri neden kırk parçaya
ayrılmışlar? Neden bu grupların lider kadroları, hiç olmazsa dini bayramlarda
bir araya gelmezler? Neden aynı kitabı basan o kadar yayınevi, bir araya gelerek
ortak bir metin neşretmeyi düşünmez? Niçin cenazelerde bir araya gelinir de,
gayrı samimi yüzlere gülünür? Papazlara ve hahamlara bile hoşgörü gösterilirken,
aynı kitabı okuyan bir başka kardeşe niçin tahammül edilmez? Merhum Üstad bugün
mezarından kalksa, bağrına basacağı kaç tane gerçek talebe bulabilir?
Niçin hâlâ bir nefis muhasebesine gidilmez? Ne zamana kadar kırılan kolumuzu
yenimizin içinde saklayacağız? Demokrasiyi savunan dinsizlere bile medenice
yaklaşanlar, Allahın şeriatını savunan din kardeşlerine niye düşman tavrı
takınırlar? Neden sohbetlerde Allah Rasûlünün hadisleri okunmaz? Amerikaya
muhabbet beslenir de, Çeçen mücahidlere niçin kulp takılır?
Kusura bakmayın, nasıl olsa benim adım çıkmış doksana, inmez seksene; hiç
olmazsa bugün içimden geldiği gibi yazayım.
Abdülmelik Fıratın hayat hikâyesini anlatan Mezopotamya Sürgünü isimli eserde
sayın Fıratın Üstâda, Sizin talebeleriniz içinde medreseden gelen kimse yok.
Sizin yazdığınız risaleleri sizden sonra saptırabilirler dediği yazılıdır.
Üstâdın, İnşâallah, Allah böyle bir duruma müsaade etmez duası boşa
gitmemiştir. Bütün sinsi gayretlere rağmen merhum Üstâdın orijinal metinleri
eldedir. Fakat, Fıratın şu sözleri üzerinde düşünmeye değmez mi:
Türkiye istihbarat örgütleri, onun isminden yararlanmak istiyorlardı. Yaşarken
buna müsaade etmedi; ama vefat ettikten sonra talebelerinin arasına sızdılar ve
bazıları işin başına geçtiler. (Vakit, A. Muhsin Meriç, 2 Kasım 2003, eserden
nakil.)
Mevlâ o mübarek zâta ganî ganî rahmet eyleye. Peşinden gidenlere ferâset ve
basiret ihsan buyura. Ehl-i Sünnet itikadı etrafında birleşmeyi nasib ede.
Parmağını sokan muzır mikropları ise bu senenin hürmetine temizleye inşâallah.
Daha ne zamana kadar bu keşmekeş sürecek?..
Mustafa Kaplan 22 Mart 2004
Vakit