|
Biz dilenerek değil, direnerek varoluruz (2)
Hakikatin üstünü örten kâfirlerin, hayatlarını hakikate şahid kılmış olanlara tahammül etmeleri mümkün değildir. İnsanları Allah'ın yolundan alıkoymak münkir ve müşriklerin vazgeçilmez faaliyetidir. Allahû Teâla buyuruyor: "O kâfirler şüphesiz mallarını, Allah yolundan alıkoymak/engellemek için sarfederler. Yakında da kâfirler, hiç şüphesiz yine onu sarfedecekler. Varsın sarfetsinler, sonra o yüreklerine inen bir acı olacak, sonra da mağlup olacaklar. Zaten kâfirler toplanıp cehenneme gönderilecekler." (Enfal Sûresi/36) İnsanları Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan münkir/müşriklerden merhamet dilenmek, mü'minler için zillettir. Aksine insanları Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan, mü'minlerin imanlarını hayata dönüştürmelerine müsaade etmeyen münkir ve müşriklerin faaliyeti karşısında mü'minlerin müşterek vazgeçilmez vazifeleri, direniştir. Şunu bilelim ki; randevusu cennet olanların direnişi bir ibadettir! Hakk'ın inkâr edildiği, hukukun ise hafife alındığı Mekkî toplumlarda mü'minler dilenerek değil, direnerek varolurlar. Bakınız Allah Rasûlü'nün de ibadet etmesine, Kur'an okumasına, tevhidi tebliğ etmesine engel olan düşmanları vardı. Yoluna dikenler serer, mübarek vücudunu taş yağmuruna tutarlardı. Ashâbına olan fart-ı muhabbetini bilenler, gözleri önünde onlara işkence ederdi. Gayeleri ise, O'nu ruhen çökertmekti. Fakat başaramadılar, Rasûlullah (sav)'ın yürüyüşüne ve direnişine engel olamadılar. Rasûlullah (sav) meşiet-i İlahi'de kabul gören dualarıyla aşılmaz gibi görünen nice yollar kat etti. Duaya kalkan elleri "buzdan dağları" eritti. Hz. Ömer (ra), Rasûlullah (sav)'ın dualarının bereketiydi. Tevhidi direniş, duasız olmaz. Rasûlullah (sav), kendisini tasdik edenlerin yüreklerini tevhid ile ilmik ilmik dokudu. Ashâbının sayı itibariyle kırka ulaşması yılları bulmuştu, fakat o kırka dâhil olanların her biri, bir ümmete bedeldi. Tek bir hedefleri vardı; Rasûlullah (sav)'dan dinlediklerini, ulaşabilecekleri en son nokta neresi ise oraya kadar taşıyabilmek. Kiminin adı Cafer b. Ebi Talip'ti, Habeşistan'a gidebilmişti. Kimininki ise Ebu Eyyup, ahir ömründe İstanbul önlerine at sürmüştü. Kimininki de Süheyb, Rasûlullah (sav)'ın yanına hicret edebilmek için sırtındaki elbiseden dahi vazgeçmişti. Mü'min insan dünyadan vazgeçer, ama imanından ve imanından kaynaklanan İslâmî yaşantısından vazgeçmez. Mü'min insanın tüm zaman ve mekânlarda ilk gündemi, inandığı gibi bir hayat yaşamasıdır. O, bunun için çaba ve gayret gösterir. Çünkü imanı hayata dönüştürmede hayat vardır. Rasûlullah (sav)'ın riyasetinde başlayan, Ebu Bekir, Hatice b. Huveylid, Ali b. Ebi Talib ve Zeyd b. Sabit'le yeni bir boyut kazanan Rabbanî direniş ve yürüyüşün erleri, insanlık tarihinin en hasbi cemaati oldular. "Muhakkak ki bu Muhammed büyük bir dava için yaratılmıştır" diyen Ebû Bekir (ra), Allah Rasûlü tarafından İslâm'a davet edildiğinde o kadar mesud olmuştu ki; "İşte yıllardır Sen'den bunu bekliyordum" deyip oracıkta imanını arz etmişti. İman ertelenmeyi kabul etmez. İmanın imtihanı vekâleten verilmez. Mekke'de başlayan davet, gün geldi Allah'ın bereketiyle binlere, on binlere ulaştı. Fakat hep, o ilk anın heyecanı yüreklerde canlı kaldı. Sadakat Ebû Bekir (ra)'in iman ettiği gün ne ifade ediyorsa, Allah Resûlü "Ya refike'l A'la" deyip "Yüce Dosta" yürüdüğü gün de aynı şeyi anlatıyordu. Ashâbı bir iken de, bin iken de O'nunla (sav) aşk nikahı kıymışlardı. Hz. Ali (ra), ölümün mukadder ve muhtemel olduğu gece, O'nun (sav) yatağında yatmıştı. Rasûlullah (sav), kendi ümmetine müstekbirler zümresi karşısında dilenerek değil, direnerek varolmayı öğretmiştir. Dolayısıyla Rasûlullah (sav)'ın sünnetine sadakati olmayanlar, direniş ehli olamazlar. Sahâbe, Allah Rasûlü'nün Sünneti'ne sadakati, her şeyden daha aziz gördü: Rasûlullah (sav)'ın, âhirete irtihal etmeden önce kumandan olarak atadığı Usame b. Zeyd'in vazifesi tartışma konusu edildiğinde, İslâm Devlet Başkanı Ebû Bekir (ra); "Değil Allah Rasûlü'nün atadığı bir kumandanı azl etmek, O'nun sıradan bir ameliye olarak attığı bir düğümü dahi çözmem" diyerek kararlılığını izhar etmişti. İrtidat hareketleri yani İslâm dininden tekraren küfre dönme başladığı zaman Hz. Ebû Bekir (ra), zekât vermeyi reddedip dini parçalamadan yana tavır alanlara karşı, savaşacağını beyan edince, Hz. Ömer (ra), "Kelime-i Tevhid"i kabul edenlerin mal ve canlarını koruma altına aldıklarını bildiren hadisi gerekçe göstererek savaşmanın doğru olmayacağını söylemişti. Ebû Bekir (ra) ise; "Allah'a yemin olsun ki; Hz. Rasûlullah'a verdikleri 'devenin ayağına bağlamakta kullanılan bir ipi' dahi bana vermekten istinkaf ederlerse/çekinirlerse onlarla savaşırım" diye mukabelede bulunmuştu. Şunu bil ki, tavizkârlık değil, direniş dindarlığın varlık sebebidir. Teslimiyeti içlerine sindirenler için dindarlıktan bahsedilemez.
Mustafa Çelik 26 Ekim 2005 Vakit
mcelik@vakit.com.tr |