|
Randevu aldık zamandan gemi ayrıldı limandan
(1)
Her doğum bir ölümün habercisidir. Hepimiz doğmakla bir nevi ölüme nişanlandık. Ecelimize doğru koşar adımlarla gidiyoruz. Ölüm bize geliyor, biz ölüme gidiyoruz. Rabbimizin zaman ve mekân nimetleriyle müşerref olduk. Ama bunlar ebedi değildir. Sonbaharda ağaçtaki yapraklar tek tek döküldüğü gibi akar gider zaman. Ecelimiz gelip boy gösterince karların eridiği gibi erir gider mekân. Rüyada yaşıyor gibiyiz. Bilmem ki bu dünyada neyin gerçek sahibiyiz? Kalbimizin tık takları, kefenimizi işleyen makinenin mekik sesleridir. Hangi ilmekte biteceği belli değildir. İtiraf etmeliyiz; çok kısa sürdü sabahımız, gün akşama dayandı. Dudaklarımız dua demeden, elimiz göğe uzandı. Kuşlar gibi gökte uçmayı, balıklar gibi denizde yüzmeyi öğrendik. Lâkin yeryüzünde Müslümanca bir hayat yaşamayı başaramadık. Acziyet zemininde mahcubiyet hali içerisinde bizi yoktan vareden Rabbimize sığınalım: "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı (hayır) kendisine, yaptığı (kötülüğün zararı) yine kendisinedir. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sensin bizim Mevlamız, kâfir kavimlere karşı yardım et bize." (Bakara Suresi/286) Saatler daralan randevulu zamanı vurur. İnsan dünyada eceliyle karşılaşıncaya kadar dolaşır durur. Dünya günleri düşe-kalka, güle-ağlaya yaşanır. Hayatın da, ölümün de varlık sebebi, imtihan gerçeğine dayanır. Rabbimiz buyuruyor: "O, hanginizin amel-i ehsen/en güzel ameli işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır." (Mülk Suresi/2) Bu ayet-i kerime'de ölüm, hayattan önce bize hatırlatılmıştır. Çünkü ölüm hayattan daha büyük bir gerçektir. Ölüm olmadan hayat anlaşılmaz. Biz gelimli gidimli bu dünyada hancı değil, yolcuyuz. Hem de garib bir yolcu, yorgun birer misafiriz. Bu misafir hanede "Gelen geçer, konan göçer, nasib oldukça yer içer." Perdelerin kalkıp, perdelerin ineceği ânı hesab edin. Ne beşik başlangıçtır, ne mezar sonuç. Pek geniştir bizim dünyamız. Sonsuzdan gelip sonsuza gidenleriz. Sonsuzluk hasreti, ölümsüzlük arzusuyla geçer günlerimiz. Rabbimiz haber veriyor: "Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: 'Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.' derler." (Bakara Suresi/153) Dönüşü olmayan bir yolun yolcularıyız. Bu yolculuğun sonunda hesap günü yani kıyamet günü var. Ömer b. Abdülaziz (Rh.a.) der ki: "Kıyamet gününde nereye gitmek istiyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapınız." Annelerimizin karnından gelmişiz pazara, alacağımız bir kefendir gidiyoruz mezara. Oyalanmaya gerek var mı? Zamanın ne işe yaradığını, insan zamanı kalmadığında anlar. Bir tek gün geri gelseydi, gerçekten ona neler sığdırmazdı "keşke"lerle kendilerini oyalayan insanlar. Kendilerini birer yolcu değil, bu dünyanın ebedi sakinleri kabul eden kibir ve gurur havarilerine iltifat etmemek gerekir. Onlar tıpkı şişirilmiş balonlar gibidir. Unutmayın ki; şişirilmiş balonların gururu, iğnelerle karşılaşıncaya kadardır!. Allah ayırmasın imandan. Zamandan randevulu olanların gemisi çoktan ayrılmış limandan. Zamanla randevulu yani ölüme nişanlanmış bu geminin yolcuları ancak kabre iner. "Azrail'e 'hoş geldin' diyebilmekte hüner!" Kabir Müslümanlar için apayrı bir anlam arz eder. Çünkü insan kabre konulmakla âhirete gider. Gafil kalmayın, düşünün kabre götürdüğünüz sermayenizi. İnanın ki orada karıncalar içer denizi! Allah'ın rahmeti ve merhameti bizimle olmadıktan sonra denizler kadar sermayemiz olsa da ne fayda? Hesap gününde yargılanacağımız mahkeme ne hocanın, ne şeyhin ve ne de şahındır. Salih amel işleyelim, merhamet Allah'ındır!
Mustafa Çelik 7 Haziran 2005 Vakit
mcelik@vakit.com.tr |