Kur'an'ın ışığında deprem

Öncelikle büyük bir deprem felaketi yaşayan Pakistan halkına başsağlığı, onların yaralarının sarılması için gayret edenlere de Yüce Allah'ın muvaffakiyetler ihsan etmesini diliyorum. İslâm ümmeti gerçekten zor bir dönemden geçiyor. Temennimiz bu zorlukların, felaketlerin Müslümanları yeniden ümmet bütünlüğüne ve güç birliğine kavuşturması.
Bir deprem felaketi yaşanınca ilk aklımıza gelen Yüce Allah'ın şu âyetleri oluyor:
"Yer şiddetli sarsıntıyla sarsıldığı zaman ve yer ağırlıklarını (dışa) çıkardığı zaman, İnsan da: 'Buna ne oluyor?' dediği zaman..." (Zilzal, 99/1-3)
Bu ayetlerde kıyamet sarsıntısından söz ediliyor. Kıyamet sarsıntısına nispetle deprem belki depreme nispetle beşik sallaması gibidir. Şiddetinin Richter ölçeğiyle ölçülmesine imkân olmayan ve fiziki tedbirlerin hiçbir işe yaramayacağı kıyamet sarsıntısı karşısında yapabileceğimiz tek şey kâinatı yaratan ve üzerinde mutlak tasarruf sahibi Yüce Allah'ın emrettiği şekilde manevi hazırlık ve tedbirdir.
Yine kıyamet sarsıntısı hakkında şöyle buyurulur:
"Dehşetle sarsacak olan! Nedir o dehşetle sarsacak olan? Sen o dehşetle sarsacak olanın ne olduğunu bilir misin? O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olurlar. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte o hoşnut edici bir hayat içindedir. Kimin de tartıları hafif gelirse, onun anası Haviye'dir. Sen onun ne olduğunu bilir misin? Kızgın bir ateştir." (Karia, 101/1-11)
İnsan gerçeği yaşamadığı veya görmediği zaman o gerçeğin yazılı veya sözlü dile getirilmesi ona adeta bir masal gibi geliyor. Karia suresinde bize aktarılan bu manzaralar da bir gün mutlaka yaşanacak. O günde ise zemin araştırması, oturulan binaların dayanıklılık şartlarına göre yapılmış olması, yapı sigortası vs. bir işe yaramayacak. İşe yarayacak olan sadece insanın kendi tartısı yani Allah'ın rızasına uygun yaptığı hayırlı amellerdir.
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, sizin ellerinizin kazandıklarından dolayıdır. Çoğunu da affeder." (Şura, 42/30)
Şüphesiz kâinatın tek yaratıcısı ve mutlak hâkimi olan Allah yarattıkları üzerinde mutlak tasarruf gücüne ve hakkına sahiptir. Kendine kulluk görevini yerine getirmeleri üzere yarattığı insanları da zaman zaman çeşitli musibetlerle imtihan eder. Bu imtihan için mutlaka insanların günahkâr olmaları da şart değildir. Fakat yine de insanların başlarına gelen musibetler genellikle onların elleriyle kazandıklarındandır. Üstelik Allah insanların yaptıklarının hepsini cezalandırmaz, birçoğunu affeder. Allah'ın bu tür musibetleri iman edenlerin günâhlarına keffaret kılması ise onlara merhamet ve lütfundandır.
"Allah'ın izni olmadan hiçbir musibet gelip çatmaz." (Tegabun, 64/11)
Şüphesiz Allah, yarattığı kâinatta bizim "sünneti ilahiye" dediğimiz kanunlar koymuştur. Bunların konulması Allah'ın ilahi kudretinin sınırlılığından değil, insanların hayatlarına şekil verirken neye göre hareket edeceklerini bilmeleri içindir. Ancak Allah kendi koyduğu kanunu yine kendi kaldırabilir. Buna da olağanüstü gelişme deniyor. İster sünneti ilahiyeye uygun şekilde, isterse olağanüstü bir şekilde gelsin hiçbir musibet Allah'ın izni ve bilgisi dışında gelip çatmaz.
"Yerde ve sizin nefislerinizde hiçbir musibet olmaz ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır." (Hadid, 57/22)
Bu ayeti kerime de yukarıdaki ayeti kerimeyi teyit etmektedir. Bu ayeti kerime yukarıdakine ek olarak aynı zamanda musibetlerin önceden Yüce Allah tarafından bilindiğini ortaya koymaktadır ki, buna inanmak kadere inanmanın bir gereğidir.
"Aranızdan yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan fitneden sakının ve bilin ki Allah, cezası çok çetin olandır." (Enfal, 8/25)
Allah'ın dinine doğrudan cephe almış, Yüce Kur'an'ı aşağılayan ve insanlar arasında kötülükleri yaymaya çalışan zalim ve taşkınlarla bir arada yaşamak zorunda kalmak büyük bir şanssızlıktır. Çünkü Allah'ın cezası bazen umumi gelir. Ahirette herkes inancına ve ameline göre ayıklanır ama bu dünyada öyle bir ayıklama yapılmaz. Fakat bu birliktelikte, kötülüklere bulaşmayanlar da emri bi'l-ma'ruf ve nehyi ani'l-münker görevini, en azından iyiliği kabul kötülüğü red görevini yerine getirmemekle suça ortak olmaktadırlar.
İman sahiplerinin bu tür musibetler karşısında almaları gereken tavır şöyle bildirilir:
"Onlar başlarına bir musibet geldiğinde: 'Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz' derler." (Bakara, 2/156)
 
Ahmet Varol 12 Ekim 2005 Vakit
avarol@vakit.com.tr