‘Düştü Huseyn atından, sahrâ’y-ı Kerbelâ’ya!’; amma..

Bugün, Hicrî-qamerî takvimin Muharrem ayının 10’ncu, yani Âşûrâ günü!. Âşûra gününde Kerbela, İslam Tarihi’nin en trajik facialarından birisine sahne olmuştur ve İslam Milleti’nin bağrına o büyük faciayla saplanan hançer, asırlar geçmesine rağmen, acısını halâ da sürdürmektedir.. Çünkü, o faciada, zâhiren yenik düşmüş gözüken Hz. Huseyn, hâlâ da, bütün şuûrlu müslümanların gözünde, ‘hürriyet mücadelesinin ve adâlet anlayışının sembolü’dür ve ona karşı zahirî ölçülere göre gaalib gelmiş gibi gözüken Yezid bin Muaviye ise, hâlâ da, zulmün, şirretliğin, haksızlığın, acımasızlığın, hilekarlığın sembolü..

Neydi, Kerbelâ’da olan ?

Bu hadise, sadece ‘bir insan’ın, etrafındaki kimselerle birlikte, bir çölde kuşatılıp öldürülmesinden ibarettir’ diye geçiştirilecek olsa, böyle vak’alar, insanlık tarihinde ne ilk defa cereyan etmiştir, ne de son olacaktır.. 

O halde, o faciada, bizim ruhlarımızı hâlâ da ihtizaza getiren, kalblerimizi hüzünlendiren özelliği, sırrı kavramak, önemli olan.. (Biliyorum, bazıları hemen, klişeleşmiş cümleyle, ‘Allah, o kanlı hadiselere bizim elimizi bulaştırmamış, dilimize de bulaştırmasın..’ diyeceklerdir ama, gerçekte, İslam Milleti’nin bugünkü bir çok bedbahtlıkları da, bünyesinde meydana gelen her bir ihtilaf ve husûmette, hakikati kavranması ve tarafın belirtilmesinden, maslahat hesablarıyla kaçınmanın bir fazilet sanılmasından da kaynaklanmıyor mu ?)

Bunu kısaca ifade etmek gerekirse, belirtelim ki; Kerbela’da gerçekte, Resul-ü Ekrem (S)’in insanlığa sunduğu ‘vahy-i ilahî’ye, hayatı anlayışına karşı bir savaş verme çabası vardı.. Yani, İslam’dan intikam ve rövanş almak çabası..

O halde, Kerbela’da meydana gelen facianın yanında veya karşısında olmak, kişiye herhalde, maddî imkanlar vermez, ama, insana hakk ve hakikat mefhumunun ne mânâya geldiğinin, bu değerlere bağlı kalmak uğrunda insanoğlunun ne büyük mücadelelere ve büyük acılara katlandığının ve katlanması gerektiğinin; adalet ve hürriyet mefhumunun hiç bir şeyle değiştirilemiyeceğinin ölçüsünü ve bunun için herhangi bir zaman ve mekan sınırlamasının sözkonusu olmadığını, insanın ancak, bu kutlu değerlere bağlı kaldığı takdirde gerçek mânâda bir insanlık anlayışına bağlanabileceği ve kendi yaradılışının hikmetine doğru bir sefer yapabileceğinin idrakini verir..

O halde, asıl kavranılması gereken, Resul-u Ekrem (S)’in elinde büyümüş olan torunu Hz. Huseyn’in ve Ehl-i Beyt’inin kılıçtan geçirilmesinin ‘nasıl’dan ziyade ‘niçin’ini kavramaktır.. 

Bu ‘niçin’ kavranamadığı içindir ki, hâlâ da, müslüman toplumlar, her dönemin Yezid’lerinin ve ‘yezidci anlayış’la şekillenen iktidarların pençesindedir.. Ve hatırlayalım ki, müslüman kitleler de, zor karşısında, ‘Peygamber torunu’nu bile yalnız bırakmak gibi leke taşımaktadırlar üzerlerinde, maalesef..

Nitekim, Hz. Huseyn Kûfe’ye doğru giderken, Şam’a doğru gitmekte olan ünlü arab şairi Ferezdaq, Hz. Huseyn’le karşılaşır ve Hz. Huseyn’e binler halinde bağlılık haberleri gönderen Kûfe’nin halini bir beytle hulâsa eder: ’Qulûbihim ma’ek, suyûfihim aleyk..’ (Onların kalbleri seninle, kılıçları sana karşı!..)

Ve, öyle de oldu, kısa zaman sonra, onbinlerden oluşan ve (ünlü sahabe Sa’d bin Ebi Vaqqas’ın oğlu) Ömer bin Sa’d komutasındaki Yezid Ordusu, Kerbela’da gelip Huseyn’i ve yarânını kuşattı..

Ömer bin Sa’d, Hz. Huseyn’in çocukluk arkadaşı idi, amma, kendisine, Hz. Huseyn’i öldürmesinin karşılığı olarak va’dedilmiş olan Rey (bugünkü Tahran) şehri valiliği’ni yitirmemek gibi bir hesabın içinde idi. Askerler de öyle.. Namaz vakitleri eriştiğinde, kılıçlarını bırakır ve Hz. Huseyn’in, Peygamber torununun imamlığında namaz kılmanın şerefiyle feyzlenirlerdi. (!?)

Hz. Huseyn ve 72 yârânının kılıçtan geçirilmesinden sonra, cesedleri üzerinde, saatlerce at koşturularak, geride hiçbir şey kalmaması sağlayanlar arasında, Allah rızasını gözeterek hareket ettiklerine inananlar bile vardı.. Hz. Huseyn’in, ‘devlete karşı çıkan bir isyankar kişi’ olduğunu düşünen, ‘devlet kutsayıcısı’ kafalar bugün de yok mudur?. 

Evet, Hz. Huseyn, zâhiren yenilmişti.. Ama, şehadeti saadet bilen bir insan için, yenilgi sözkonusu olabilir mi? Mazlum kanları ise, tarih boyunca, nice zâlim kılıçlarını çürütmüştür. Hz. Huseyn, ‘Kılıçlar yarınlarda, Kur’anımızı delik deşik edecekse, ben gövdemi, bugünden, siper yaparım ..’ diyordu..

Bunun içindir ki, ‘Kull-i yevmın Âşûra, kull-i arzın Kerbubelâ..’ (Hergün Âşûrâ, her yer Kerbelâ’) denilirken, gerçekte; ‘Nerede bir zulüm varsa, orada hakklı ve mazlûm insanların qıyâmı da olacaktır’ mesajını vermeyi sürdürüyor.

Biz ondan, bir defa daha öğrendik ki; ‘Müslüman insan, fir’avunluklar önünde başeğemez; masivânın, kötülüklerin kölesi olmayı kabullenemez.. Müslüman, Allah’dan gayrisi önünde eğilme bilmeyen, gerçek hür insan demektir..’ 

Âşûrâ İnkılabı, bugün de gözyaşından ziyade idrak istiyor..

Selahaddin Çakırgil09.02.2006 Vakit