Dini bize kim
öğretecek?
Zaman zaman aklı başında herkes feryat ediyor, ikiyüzlülükten yakınıyor.
İnanç sistemlerinin istismarından ise şikâyet etmeyen yok gibi.
Kemalistler Kemalizmi, sosyalistler sosyalizmi, Marksistler Marksizmi,
Müslümanlar da İslâmiyeti alabildiğine istismar ediyorlar. Balık elbette
baştan kokuyor, dünyanın devleri de "demokrasi getirdik" dedikleri yerlere
ateş ve kan boşaltıyorlar!
Bu ikiyüzlülükten en fazla şekvâ edenlerin başında da bizim ihtiyar
delikanlı gelir. Geçen gün bu mes'eleyi yine deşelerken, "İhlâs"
risâlesinin adını "Samimiyet" risâlesi şekline çevirmenin mahzuru olup
olmayacağını bana sormuş; ama cevabı yine kendisi vermiş. "Papaza kızıp
oruç bozulur mu?" diyerek. (A.Özdür, 22 Temmuz 05)
Özdür ustanın da dediği gibi, gerçekten her taraf papaz kaynıyor, hangi
birisinin yanlışını düzelteceksin birader! "Doğruluk ve dürüstlük" dersini
evvelâ din adamlarının vermesi lâzım; halbuki sistem "Ben laikim" diyerek
dine karşı arasına mesafe koyduğu için, din vazifelisi olanların da
elleri-kolları bağlanıyor. Birazı Kemalizmden, birazı Budizmden, birazı
Hıristiyanlıktan, birazı Yahudilikten, birazı da İslâmiyetten alınan karma
din öğretiminin neticesi de böyle çokyüzlü insan tipleri üretmek oluyor.
Cami imamları zaten "namaz kıldırma memurları" hâline getirilmiş, ekseri
yerlerde ezan okuma zahmetinden kurtarılmış, yakında namaz kıldırmaktan da
halâs edilirlerse hem garipler sevinmiş olurlar, hem de sistem rahatlar!
Geriye kalıyor sadece vaiz efendiler. O da zaten her beldede "merkezî
vaaz" hâline getirilmek suretiyle sona yaklaştırıldı. Kaliteli vaiz
efendileri tenzih ederim, ama o meslek de içi boşaltılmış hâle getirildi.
Aynı meslek mensuplarının dediğine göre gelinen nokta şöyle:
Vaizler halkın seviyesine inemiyorlar. Vaaz u nasihatten ziyade edebiyat
yapıyorlar. Anlatacakları konuları maddeler halinde ve pekiştirerek ifade
etmek yerine, nereden başlayıp nerede bittiklerini kendileri de
anlamıyorlar. Zaten boylu boyunca dünyaya ve günaha dalmış insanlara Allah
ve ahiret korkusu ile dizgin vurmak yerine, onların hissiyatlarını okşayıp
geçiyorlar. Cennet-Cehennem dengesini oturtmuyorlar. Vaazlarını hep
dünyevî mes'elelere hasredip, ahirete ve kulluk vazifelerine ağırlık
vermiyorlar. Ayet ve hadis meallerini anlatırken de eslâf-ı izânın verdiği
ma'nâları değil, müsteşriklerin görüşleriyle boyanmış çağdaş ulemâ-i sûun
dediklerini aktarıyorlar.
Okullarda olmayınca, imamlar anlatmayınca, vaizler de böyle yapınca; bu
millet dinin esasında bulunan "doğruluk, dürüstlük, samimiyet, ihlâs"
dersini kimden alacak?
Ellerinde "Uhuvvet risâlesi" olanlar, aynı esere gönülden bağlı olanları
medreselerine sokmazsa; "İhlâs risâlesi"ni en az her on beş günde bir kere
okumaya mecbur olanlar, samimiyet yerine adâvet ve gıybet mesleğine
yönelirse, artık ört ki ölem! Ya korkunç bir maddî belâ ile
temizleneceğiz, ya bir harb ateşinin içine gömüleceğiz, ya da ummadığımız
şekilde "ihlâs ve samimiyet" başka kavimlerin eline geçecek ve biz sap
gibi ortada kalacağız.
Hz. Ali (kv) buyuruyor ki: "Şaşarım şu insana ki; bir yağ parçasıyla
görmekte, bir et parçasıyla söylemekte, bir kemikle doymakta, bir delikle
solumaktadır." (Vakit 24 Ocak 05) Bu kadar aczine rağmen bu kadar lütfa
mazhar olan insan, kısacık bir ömrü olduğunu bile bile hâlâ şu fani hayat
için ikiyüzlülüğe, sahtekârlığa, lüzumsuz düşmanlığa nasıl prim verir?
İhtiyar Delikanlı'm benim! "İhlâs" risâlesinin adını "Samimiyet" yapmak
değil, bu saatten sonra artık Levh-i Mahfuz'u açıp yakın geleceği bu
insanlara güneş gibi göstersen beş para etmez! Madde âleminde kitlelere
yapacak bir şey kalmadığı gibi, ma'nâ âleminde de artık hüküm kesildi.
Anlaşıldığı kadarıyla iş kaldı infaza!
Gemisini kurtaran kaptandır. Hiç olmazsa biz o değersizleştirilen aslî
değerlere sahip çıkalım ki, belâ umûma geldiği zaman bizi de yakmasın!