Cahil hiçbir şeydir

Mart sonuna doğru bir sabah namazını Şanlıurfa'da otelin yanındaki camide kılıp, Hacı Halil ile beraber dergâha zikir dinlemeye gidiyoruz. Kasetlerde çok dinlemiştim, bu sefer canlısını göreceğim. Sabah sabah öyle bir çöl ayazı var ki, dergâha varana kadar başım buz tuttu. Neyse ki, dervişlerin tâ ciğerlerinden yükselen zikirle buzlar çözüldü hamdolsun.
Zikre katılanlar için "Mevlevihâne Yaşatma ve Kültür Derneği" binasında tiritli kahvaltı var. Koca salona serilmiş yer sofraları tıklım tıklım dolu. Tirit de tirit hani, hayli lezzetli. Kasım Hoca'nın ihlâsından da katıldığı belli oluyor.
Kahvaltı sonrasında da Kasım Sezer Hoca ile sohbet ediyoruz. İlim üzerine konuşuyoruz. Kasım Hoca, İmâm-ı Şâfiî merhumdan bir söz naklediyor: "Her şey bir şeydir; necâset de bir şeydir; cahil hiçbir şeydir!"
Sözün güzelliğine de diyecek yok. Ya bu "hiçbir şey" olan zevât, bir de toplulukları idare mevkiine gelmişlerse? Bir buçuk milyar Müslüman niçin bir araya gelemiyor sanıyorsunuz?
Duvarda asılı levha ise bir başka mânâ taşıyor: "Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb/Her hüner makbûl imiş, illâ edeb, illâ edeb!"
Nûr'un birinci talebesi merhum Albay Hacı Hulusi Bey bu beyiti çok söylemiş. Vâ esefâ ki, o "hiçbir şey" olanların sayesinde bugün "edeb" hüneri de karaborsaya düştü. Timsâl-i edeb olan zâtların dizinin dibine oturup da edeb tahsil etmesi gerekenler, köşedönücü anlaşıyın ilk öncüleri olarak kestirmeden başa geçmeyi tercih ettiler. Sen yeşil ot salla yeter ki, sürüden bol ne var? İster istemez, bu hünerli zevâtın peşine düşünlerde "ilim" ile beraber "edeb" de sizlere ömür oldu!
Kasım Hoca ve benzerleri, Anadolu'da bile kaybolmaya yüz tutan o kadim güzelliklerin ocağına nefes üflüyorlar. Allah sa'ylerini meşkûr eylesin...
Urfa'dan sonra Adıyaman'da caddede yürüyoruz. Van'dan Abdullah dostumuz aradı. Çeçen mes'elesinde ümmetin gevşekliğinden yakındı. Azerbaycan'daki Çeçenistan mültecilerinin durumlarının iyi olmadığını söyledi.
Mü'minler içinde hâlâ hassas yüreklerin bulunması bile ne güzel bir teselli oluyor. Sadece Çeçenistan değil, dünya üzerinde nerede bir Müslüman yanıyorsa, evvelâ kendilerini "Müslüman" sayan ve öyle lânse eden devletlerin utançtan yerin dibine girmesi gerekir! Sayıca elliden az olmayan İslâm ülkesi var; ordularının asker sayısı bilmem kaç milyonu buluyor, maddî zenginlik noktasında ise içlerinde Karun kadar servet sahipleri bulunuyor, zalim kâfirlerin tasallutu altında vatanlarını, hürriyetlerini, namuslarını kaybeden yüz milyonlarca Müslüman da zelil ve perişan bir halde sürünüyor! Bu Allah'tan reva mıdır?
Adına sivil toplum kuruluşları denilen sırça köşklerde de ümmetin enerjisinin nasıl toprağa verileceği kotarılır olmuş. Beyinler daracık sınırlara hapsolmuş, zincirlerin açılması ise Mevlâ'ya kalmış! Beyinler toplanmış keferenin emrine verilmiş, zekâtlar toplanmış şûristana akıtılmış. Mazlumlar ise feryatlarını duyuracak kulak bulamıyorlar. Hamiyetli fukaranın yardımından ne olacak?
Küfür ve nifak çöllerinin ayazları kalbimizi kavurmuş, iman mahalleri yanmış. Şu organizasyonların başlarındaki "hiçbir şey" olanlardan kurtuluş mümkün olmadıkça, zihinlerdeki prangaların kırılması da mümkün görülmüyor. Eğer biz ilmen uyanıp da ümmet olma şuuruna ulaşamazsak, Kahhâr-ı Zülcelâl belâ ve musibetlerle bütün zincirleri elbette kıracaktır.
Rahmetli anam Seyyid Battal Gazi hikâyeleri anlatırdı, çocuk kulağımda iyi kalmış. Bu hissiyatsız, ufuksuz "hiçbir şey" gürûhu için, "Sığır kuyruğu mu, keçi pöçüğü mü?" diye diye elindeki "Vallâhü Azîzün zü'ntikam" kamçısını çalacaklar herhalde bu asrın ilk çeyreğinde dehrin kapısını aralayacaklardır. Arş'a yükselen mazlum ahları ancak o zaman dinecek, ehl-i küfür ve nifakın feryatları ile becâyiş edecektir.
 
Mustafa Kaplan 13 Nisan 2005 Vakit
mkaplan@vakit.com.tr