|
Biz dilenerek değil, direnerek varoluruz (3)
Hz. Ebû Bekir (ra), tağutların, zorbaların, sadistlerin karşısında dilenerek değil, direnerek varolmuştu. O, randevusu cennet olan bir direniş ehliydi. İnsanların çoğunun savaşmaya gönülsüz olduğu, bu durumda kimlerle birlikte savaşmayı düşündüğü kendisine sorulduğunda; Esma ve Aişe'yi göstererek: "Şu iki kızımla birlikte" demişti. Yanında iki kızı olduğu halde binlere karşı koymayı göze alan Ebû Bekir (ra)'in tek bir gayesi vardı: O da Allah Rasûlü'nün mirasının bozulmadan, sonraki kuşaklara aktarılmasıydı. İşte o ruh vesilesiyledir ki, bütün dinler, bağlıları tarafından tahrif edilirken İslâm, geldiği gibi sonraki kuşaklara taşındı. Ümmet, fitnenin hâkim olduğu nice devirler gördü. Dalaletin binlerce dailerini dinledi. Fakat "Sevad-ı Azam", Sünnet'in ve o Sünnet'e göre yaşayan cemaatin ardı sıra yürüdü. Sünnet ve cemaat şuuru, İslâm ümmetinin kimlik ve kişiliğinin korunma garantisi oldu. Kur'an'ın adil olduklarını beyan ettiği ashâb ve onların merviyyatı, "ehl-i dalalet"in İslâm'ı tahrif etmelerine mani oldu. Ebu Hureyreler'in, Abdullah b. Mes'udlar'ın, Enes b. Malikler'in taşıdığı ilim bayrağı, Hasan Basriler'in, Said b. Müseyyebler'in, Alkameler'in? elinde ihtişamla dalgalandı. Müctehid imamların bereketli çalışmaları İslâm şehirlerini ilimle doldurdu. Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmed b. Hanbel, Süfyaneyn, İbn Cerir Taberi? İlim sancağını yüksek burçlara taşıdılar. Hakikatin müdafaası için gerektiğinde canlarıyla bedel ödediler. İmam-ı A'zam kadılığı reddedişinden dolayı zindanda kırbaç yiyerek şehit oldu. İmam Malik, "Mükreh'in talakı vaki'dir." Yani "Zorlama karşısında talak verenin verdiği talak geçerlidir" dediğinden ve bu deyişiyle mevcut iktidarın halktan aldığı be'yatın da geçersiz olduğunu ilan ettiğinden dolayı, öylesine dövüldü ki aldığı darbelerin tesiriyle omuzları çıktı. Şafii, elleri zincire vurularak Yemen'den Bağdat'a götürüldü. Mihne yıllarında Kur'an'ın yaratılmış olduğunu savunan Mu'tezili görüşü reddeden Ahmed b. Hanbel, tarifi imkânsız ezalara maruz kaldı. Onlar bütün bu olanlara göğüs gerdiler. Tek gayeleri sureta mü'minlerin, İslâm adına İslâm'ı yıkmalarına karşı koymaktı. Allah'ın inayetiyle de başardılar. Musa'nın, İsa'nın karşısında yer alan Bel'am Bauralar güçlerini yitirince, "Musevi", "İsevi" nisbeleriyle, Tevrat'ı, İncil'i tahrif etmişlerdi. Yemen'li Yahudi Abdullah b. Sebe'nin başını çektiği, İslâm'ı içerden çökertme hareketi ise ilki gibi başarılı olamadı. Çünkü sahâbenin Peygamber'le kıydığı aşk nikahı öylesine içtendi ki, her biri, hem "olanı olduğu" gibi aktardı hem de kendileriyle aynı hassasiyeti paylaşan onlarca allame yetiştirdi; Said b. Müseyyeb, İbrahim b. Yezid en-Nehai, Hammad b. Ebi Süleyman?, Ebu Hanife?, Malik, Şafii, Ahmed b. Hanbel?, Buhari, Müslim, Tirmizi?, Hassaf, Kerhi, Tahavi?, Pezdevi, Serahsi, Ebu Zeyd Debusi?, Gazzali?, Molla Hüsrev, Ebu's-Suud, Kemal Paşa Zade?, İmam-ı Rabbani?, İbn Abidin, Muhammed Zahid Kevseri, Ahıskalı Ali Haydar Efendi? İlim cihetiyle nesepleri sahâbeye, onlardan da Hazret-i Rasûlullah'a ulaşan muazzam silsilenin mübarek halkalarıdır. İşte bunlar, bizim seleflerimizdir. Bunların hepsi, hurafelerin, bid'atların karşısında direnmiş ve direnerek varolmuşlardır. Zorbalara karşı direniş, Müslüman olarak kimliğimizin özünde vardır. Çünkü biz Allahû Teâla'ya karşı ilahlık iddiasında bulunan bütün sahte ilahlara "La" diyerek "İllallah" kapısından geçip iman evine girdik. Hiç endişeye kapılmayalım. Biz imanımızı hayata dönüştürmüşsek, keyfî, küfrî ve cebrî olanların karşısındaki direnişimizin sonu cennete varır.
Mustafa Çelik 03 Kasım 2005 Vakit
mcelik@vakit.com.tr |