Baş belâsı yılbaşı, rezilliğin daniskası

Kendi öz benliğimizden ne kadar da uzaklara düşmüşüz. Cumhuriyet'in ilk yıllarında bile böyle değildik. Yılbaşı haçlılara ait bir kutsal gün. Onların bize verecekleri hiçbir şey yok. Mes'ele Hz. İsa ve Hz. Meryem sevgisi, ya da İncil'e uyma hassasiyeti ise... Onlar bütün mükemmelliği ile İslâm'da var. Kur'an-ı Kerim, önceki dinleri ve kitapları mündemiç olarak gelmedi mi? Bizim itikadımız böyle değil mi? Fahr-i Kâinat Efendimiz'in gelecekleri, o kitaplarda haber verilmedi mi? O kitaplar sonradan tahrif edilmedi mi? Buna rağmen onlara "Ehl-i Kitap" denilmiyor mu? Onlar bunun kıymetini bildiler mi? Onlarla bir "Kelâm"da (Kur'an-ı Azimüşşan'da) birleşirsek kardeş oluruz. Aksi halde herkes kendi yoluna gider. Biz Müslümanlar, onlar da haçlılar olarak kalırlar. "Allah indinde bir tek din vardır. O da Kur'an'dır." Bu İlâhî ölçüye uymazlarsa; "Benim dinim bana, sizin dininiz de size" demekten başka bir çaremiz kalmaz. Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve daha niceleri... Bütün bunlardan bize ne? Şunun şu faydası, bunun da bu faydası varmış. Başlarına çalınsın faydaları!.. Bize bütünüyle dünyayı verseler. Dünyanın bütün nimetlerini ayaklarımıza serseler. Yine de biz, "Güneş'i sağ elime, Ay'ı sol elime koysanız" diyen Allah (cc) Resûlü'nün (sav) ayağının altındaki bir toz zerresini bile bütün o nimetlere değişmeyiz. Yılbaşı gecesi, inadına erken yattım. Fakat uyumak ne mümkün? Telefon ve mesajlar sabaha kadar sürdü. Arayanların çoğu da maalesef, "Dinlerarası Diyalogcu"ların sempatizanı, pırıl pırıl, tertemiz gençlerdi. Güya benim yılbaşımı kutluyorlardı. Bununla yüreğime zehirli bir hançer sapladıklarının farkında bile olmuyorlardı. "Tam bağımsız olduk" derken, biz böyle mi olacaktık? 1400 senedir hiç de böyle değildik. Nerden çıktı bu "diyalog"çu denen haham, papaz, patrik sevenler? Onları insan olarak sevmemiz yetmiyor muydu? Şer'î ölçülerin ötesine geçmek zorunda mıydık? Bu herifler asırlarca kanımızı dökmüşlerdi. Şimdi imanımıza musallat oluyorlar. Onu da elimizden alırlarsa, Türkiye denilen bir vatan ve Müslüman Türk denilen bir millet kalır mı sanıyorsunuz? Bunda onların pek de kabahatleri yok. Onlar görevlerini yapıyorlar. Dinimize, Kitabımıza, Peygamberimiz'e inanmadıklarını açıkça söylüyorlar. Biz hâlâ onlarla ne diyaloğu arıyoruz? Her konuda, herkesle ve bütün dünya ile diyalog olur ve olmalıdır. Ama dinlerarası diyalog asla olamaz. Ben dinimizin neresini budayıp da o keferelerle uzlaşacağım? Kuvvetliyken anlayışlı ve lütufkâr olmak elbette ki asalettir. Ama zayıfken öyle olmak zillettir. Ecdadımız hiçbir zaman zillete düşmedi. İnşallah biz de düşmeyeceğiz. Sözlerimiz yanlış anlaşılmasın. Fitneye alet ve kardeşlerimize düşman olacak kadar gafil değiliz elhamdülillah. Maksadımız tevhid bayrağı altında vahdettir. Türk kavmi olarak da buna ihtiyacımız vardır. Dinlerarası Diyalogçu kardeşlerimizin, ihlâs ve samimiyetlerinden şüphe etmek istemiyoruz. Bu yolda ısrar etmezler de, tövbekâr olup dönerlerse... Şahsen onların ellerini de ayaklarını da öperim. Feryat ve endişemde haklıyım. Tıpkı bazı hayvanların depremi önceden hissettikleri gibi, ben de şu "misyonerlik" denilen feci bir felâketin, korkunç bir çığ misali üzerimize gelmekte olduğunu hissediyorum. Görüyorum ki, millî ve manevî değerlerimiz avuçlarımızdan kayıp gidiyor. Uyanın kardeşlerim, uyanın Allah aşkına!.. Yoksa yarın vakit çok geç olabilir. "Bir kavim kendini düzeltmedikçe Allah o kavme hidayet etmez!" Batı'da birtakım "imkânlar kapısı" bulacağız derken, korkarım ki papazı bulacağız. Allah (cc) bu milleti, köksüz yarı aydınlarla, sırtlarında kitap yükü taşıyanların ihanetlerinden korusun!..

Hüseyin Üzmez 3 Ocak 2006 Vakit